30 Aralık 2013 Pazartesi

kadın ve erkek..



Kadın-erkek ilişkilerine dair ortaya atılan tezleri toplasan burdan köye yol olur.. Geldik gidiyoruz, binlerce yıl geçti, dünya yaşlandı, teknolojinin dibine vurduk, ufoya binip gezmemiz an meselesi fakat  bu mevzu ilk çağda nerede ise hala o aşamada kaldı sanki.

Kadın ne ister?
Erkek ne ister?
Kadınları elde etmenin yolları?
Erkekleri baştan çıkarma yolları?
Evlenmenin yolları?
Boşanmanın yolları?
Geçinmenin yolları?.... Evreşe yolları :)

Sonuç da şu: Öylece havada kalmış bol bol fikir, tez, antitez, öneri vs...

***

Yıllar yıllar önce biz her önümüze gelene aşık olduk sanıyorken, otu b.ku yerli yersiz dramaya çevirip bişey olsa da aşk acısı çeksek diye fırsat kolluyorken, bol fedakarlık ve karşılığında bol bol temiz hava alıyorken:) bir gün yine oturmuş dramatik dramatik kız muhabbeti yapıyorduk. Tam ''Allahım, neden başımıza bunlar geliyii'' diye içlendiğimiz bir sırada bir aile büyüğümüz konuya dahil olup, 'erkeklere kötü davrandığımızda bunların başımıza gelmeyeceğini' söyledi, kendine has cümleleriyle! (o cümleleri burada tam olarak aktaramayacağım, tahminlerinize bırakıyorum:P)  Ve çok kararlıydı! O'na göre; her koşulda bağlılık ve sadakat bekliyorsan (ya da itaat!) işin sırrı kesinlikle buydu. Alman mürebbiye gibi yani:)
E bizim kafalar karıştı tabi. Sanki kadın dergilerinden özenle okuduğumuz bütün o tüyoları ateşe vermiş ve gitmişti. Biz de bir filmin ağır çekim sahnelerindeki gibi o yangının uçuşan küllerine ve birbirimize bakıp duruyorduk öyle..!
Hani gönlünü hoş tutmak için ne lazımsa yapcaktık? Nazik ve zarif olursak hep 10 puan öndeydik? Minik sürprizlerle aklını alcaktık? Hep şefkatle yaklaşacaktık? Göbeği içe çekip az hülyalı bakmak yeterliydi hani?.. Hepsi yalan mıydı?! :)

Fakat yıllar geçtikçe, başkalarından öğrendiklerim ve kendi tecrübelerimin toplamıyla anladım ki, bu çook fazla göreceli bir durummuş! Ve bütün göreceli mevzular gibi bunda da, birinin aklına bile gelmeyen ya da gelse de hiç benimsemeyeceği şey ötekinin tam aksine en sabit gerçeği olabiliyormuş.
O yüzden, artık 'karşı cinsle ilişkiler' konusunda en iyi bildiğim şey; bu konuda çok boş yere kafa patlattığımızdır :)

Ayrıca, şahsen o günkü nasihatı da uygulamış, uygulayabilmiş ya da benimseyebilmişliğim yoktur..

***

Kadın ve erkek arasındaki çatışmaların %50'si tamamen farklı yaradılış sebebiyle oluyor bence. Zevkleri, ilgi alanları, mutlu ve mutsuz olma sebepleri, duyguları, bakış açıları, becerileri....ve daha birçok şey...
Yani, çok araştırmaya, düşünmeye gerek yok. ''Kadınlar Venüs'ten Erkekler Mars'tan'' veya benzeri bir kitabı alın okuyun, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Hepsi birbirine çok benzer şeyler yazar.  Okurken ''aaa aynen öyle.. süper tespiitt.. vaayy, muhteşemmiş bu kitap'' falan diyebiliyorken, bitirdikten sonra da ''amaan, hep bildiğimiz şeyler işte, bana nasıl değiştireceğimi anlatsınlar kardeşim?'' diyebilirsiniz.. Ama öyle bir anlatım yok işte.. Olsa dükkan sizin, valla billa yok :)

Öteki %50 sebep ise; çatışma kadın kaynaklı ise çoğunlukla memnuniyetsizliğinden, erkek kaynaklı ise odunluğundandır. Bazen tek tek, bazen ikisi birden olur. Ve kesinlikle bir erkek bir kadını ne yapsa tam manasıyla memnun edemeyecektir, bir kadında bir erkeği o hayalindeki duyarlı kelebeğe dönüştüremeyecektir.. Benim bu noktada aslında söyleyebileceğim fazla birşey yok. İki şekle de pek tahammül edemem çünkü..
Eee, ne de olsa Terazi burcuyum. Empati insanıyım. Yaparım da, beklerim de.. Yani; daha çok beklerim:))
Zaten ben arada kalmış bir cinsim sanırım. İçine bir ölçek feminen, bir ölçek maskülen tarz yerleştirip, iki tavşan diş, yanağa da bir gamze kondurulup gönderilmişim bu dünyaya:)

***

Bir keresinde bir arkadaşımla, kafamın karışık olduğu ve bi karar vermeye çalıştığım sırada şöyle bir konuşma yaşamıştık:

- Bak Necla, şimdi o 'acaba evlilik teklifini kabul etsem mi?' dediğin adamı evinin salonunda hayal et.
- Eee, ettim..??
- 3'lü koltuğa yatır ve eline kumandayı ver!
- Tamam yaptım.
_Yakıştı mı oraya?
- Eee boylu poslu ya, hiç fena durmadı ;)
- Tamam! O zaman evlenebilirsin :))
- .....?!.......

(Evlenmedim..:P)

***

Benim Demet Akalın'ın o meşhur şarkısındaki gibi  3 kelimelik genç kızlık hayallerim olmadı pek.. Başka hayallerim vardı.. Bence; 'evli+mutlu+çocuklu' olmak hayal değil, zaten hayat içinde olağan olacak birşey gibiydi.. Ve benim de bunlar bir an önce olsun gibi bir hevesim hiç olmadı hiç. 'Ben böyle iyiyim'  'Evliliğin geç olanı makbuldür' falan diyodum hep. O yüzden rahatça erteledim. Ta ki, güm diye 35'e gelene (hatta geçene) kadar:) Şimdi biyolojik yaşım gereği çocuk doğurabilme ihtimalim % 10 , evlenme ihtimalim %5, evli ve mutlu olma ihtimalim %2 , evli ve mutsuz olma ihtimalim de yine %2 dolaylarında. (fifti fifti) Ve bu istatistiklere göre evlenmeden çocuk yapmamın en mantıklı olduğu sonucu ortaya çıkıyor malesef:))
O ihtimali tabi ki direk yok sayıyoruz ve olayı 'kader-kısmet'e bırakıp sakin sakin hayatımızı yaşıyoruz.. Sonuçta böyle de ölmüyoruz yani, di mi?:)

***

Velhasıl; bence siz siz olun, karşı cinsle girdiğiniz tartışmanın sebebi hangi kaynaktan olursa olsun, susun ve ortamı terk edin kardeşlerim. Çünkü, sonunu getiremeyeceksiniz! Suskunluğunuz asaletinizden olsun:)) Beklentiyi de azaltın. Seviyorsa ve dürüstse yeter, belanızı aramayın! Allah çarpar:)
Ama tabi bi de sigortası olsun, emeklisi olsun. Malum hayat zor:)))


Sevgiler,

NeclaK


26 Aralık 2013 Perşembe

Aidiyet..



Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele filminde Belediye Başkanı bir konuşmasında şöyle diyor:  ''Burayı seversen burası dünyanın en güzel yeri, ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değil..''
Gerçekten de öyle. Her yer, her nesne, her durum ve her insan, ona yüklediğimiz mana ile eşdeğer ölçüde değişken duygular yaşatır. Bazen manevi değerine göre kırılan basit bir bardağa bile günlerce üzülebiliriz.. Çünkü insanoğlu herşeyle bağ kurabiliyor. Bazen kocaman bir şehirle, bazen sadece küçücük bir eşyayla.. Ve o bağ kurduğu şey her neyse, sıradan olmaktan çıkıp, özelleşiyor. Artık bir hikayesi oluyor. - bu bir insan değilse- sanki can buluyor. Konuşuyor, dinliyor, anlıyor.. Bazen bir fotoğraf, bazen bir kitap, bazen bir ağaç...

***

 Küçük Prens'i sanırım okumuşsunuzdur. ( Hala okumamış olan varsa onları kınıyorum:P Hemen bu yazıyı bırakın ve Google'dan bulup 5 dakkada bitirin bence. Kendisi 100 sayfa, etkisi ve sevgisi 100 yıl sürüyor:) ) Gezegeninde yetiştirdiği gülüyle kurduğu bağ ve tilki ile dostluğu her okuduğumda gözlerimi dolduran, bazen ağlatan kısımlarıdır. Mesela şu bölüm:

“Elveda” dedi tilki. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. Göz hiçbirşeyin temelini göremez.”“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.''
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.


***
Aidiyet duygusu insan hayatındaki en önemli değer bence...
Kendimizi çok şeye ait hissedebiliriz. Bir şehre, bir eve, bir kuruma, bir gruba, bir mesleğe veya bir kişiye... Ancak bu hisle tamamlanırız..Çünkü benimseyemediğin herşey ne yaparsan yap mutlaka eksik kalır..

Tabi bu duygu 'ya hep ya hiç' şeklinde yaşanmıyor. Bir sevgilin vardır, onu çok seviyorsundur, aşıksındır falan ama bazı bakış farklılıkların, seni mutsuz hissettiren huyları olabilir. Bu ona ait hissetmiyor olduğunu göstermez. Aidiyet demek hep aynı fikirde, aynı beklentilerde, aynı kalıplar içinde olmak değil. Beklentileri illa aynı şekilde cevaplamak da değil. İçinde çok farklılıklar barındırabilir. Kişiler arasında sadece yüreklerindeki sevgi ve samimiyetle bağ kurduran bir his bu..
Net sebebini anlatamazsın bazen, kelimelere dökemezsin. Hatta bazen kendin bile bilmezsin. Ama var olduğunu bilirsin.. İçinde çıkarlar, hesaplar, birşeylerin 'karşılığında'lıklar bulunmaz.. Birşeylere 'rağmen'lik bulunabilir ancak.. Ve tabi ki en temelde bir 'emek' vardır.. muhakkak..!

Mesela benim, ortopedik yastığım ve yatağımla aramda müthiş bir bağ var :)) Onlara kavuşma anı için bütün gün çalışıyorum, çabalıyorum, bi sürü şeye sabrediyorum falan.. epey emek veriyorum yani ;)

***

İnsanlar maalesef ki bazen kendini ait hissetmediği kişi, ortam ya da duruma ''-miş gibi'' yaparak yaşıyor, bunu sık sık görüyoruz.. İstese de değiştiremeyeceği için, değiştirecek cesareti olmadığı için ya da değişimin kendisine kaybettireceğini düşündüğün şeylerden korktuğun için..
Adına gözü karalık mı denir, güç mü denir, salaklık mı denir bilmiyorum ama ben çok yaptım o değişimleri. Kimisine hep 'iyi ki yapmışım' dedim (hala da diyorum) ama kimisi de bana kayıplar yaşattı. Bu sebeple pişman olduğum da oldu. Tabi telafisi mümkün olsaydı yine de olmazdım,o da ayrı.. Eh, onların adı da 'ders' oluyor işte! Yaşamın bana sunduklarıyla (-ki pek cömert davrandığı söylenemez!) üzerimdeki olumsuz etkilerini iyileştirmeye, onarmaya çalışıyorum..
Zaten hisleriyle hareket edenin işi zordur hep. Akıllı davranmayı bilmez. Ve böyleleri çoğunlukla o 'Yüreğinin Götürdüğü Yere Git' denen kitabı okuyan biz zavallı nesilden çıktı. Oysa şimdiki gençler öyle mi?
Çok zavallı kurbanlardık biz çook.. Adı batsın onu yazanın..Bakkala bile gidemesin :))

***

Velhasıl, aidiyet çok önemli bayanlar baylar.. Hatta, kaliteli ve manalı bir yaşam için ilk şart!
Ben ne yaşarsam yaşayayım, kendimi ait hissettiğim yerde, ait hissettiğim kişi / kişiler ile, ait hissettiğim işi yaparak yaşlanmak için mücadele ve duaya devam ediyorum. Büyük kısmı henüz gerçekleşmedi ama bir umut işte. Zaten bunları kestiğim zaman genelde ölmek istiyorum.Yani bi nevi; halihazırdaki nefes alma sebebim diyebiliriz:)

Bir gün yastığım da duygularımla oynayacak ve beni terkedecek diye çok korkuyorum:)) İşte ben o gün biterim:)

Hep manalı ve sağlam bağlarınız olsun.

Sevgiler,

NeclaK




23 Aralık 2013 Pazartesi

kafamda deli sorular:)



Saçma şeyleri gözlemlemekte ve merak etmekte üstüme yoktur:) 'Benim üstüme vazife değil' diye düşündüklerim dışında herşeyi merak edebilme potansiyelim var. Zımbayı icad eden adamın onu hangi kafayla yaptığından tutun da,  kaldırım kenarlarında kendi kendine biten otlara kadar..
Tabi ki öncelikle kendi hayatıma dair, inatla gerçekleşemeyen ya da istemediğim halde inatla gerçekleşen herşeyi sorgulayıp duruyorum. Neden?...Niçin?..Why??...  Ama ilgili makamdan pek bi cevap gelmedi :)

E tabi bu durum bana özel değil. Malum insanoğlu dünyaya sürekli sorgulamak için gönderilmiş bir varlık. Bu hepimizin hamurunda var. Kendimize, çevremize, doğaya, Allah'a (ya da inandığınız başka bir güce) sorar dururuz.. Sadece kişiden kişiye oranı değişir. Kimisinin, yaşadığı dünyaya, o dünyada olup biten şeylere, insanların duygularına dair fazla sorusu, sorgusu yoktur. Aytengillerin gelinine düğünde ne kadar altın takıldığını daha fazla merak eder mesela:) Genelde fazla benmerkezci tiplerdir onlar. Yaşam felsefeleri: Dünya ....... minare''dir. (Anladınız siz onu;) )  Mutluysa sorun yok tabi, sadece benim için epey enteresan..

***

Bazen de aldığımız cevaplar içinde yeni bir soruyla gelir. Sonra o sorunun içinde başka sorular olur. 'İlk soru neydi yahu?' diyeceğin noktaya varabilirsiniz:) Bu şekilde sonunun gelmeyeceğini anladığında ya da mevzu fazla derinleştiğinde artık sormamak en iyisi herhalde.. O aşamada duyduklarımız ya tatmin edici olamıyor, ya da doğru cevabı duymak hoşumuza gitmiyor. Yalan istiyoruz. Gerçi o da günümüzde en kolay bulabileceğimiz şey. Yeter ki inanmak isteyelim..! Sadece o anlık sizi mutlu etmek için iyi niyetle söylenince zararı yok belki ama sırf kendini kayırmak için karşısındakini rahatça aptal yerine koyarak, yani gayet bilinçli şekilde yalan söyleyenin ruhunu şeytana sattığını düşünüyorum, karşılığında ne alıyor onu da bilemiyorum!? Leğen, mandal falan mı acaba?:) ama değmez bee!
Bu tip insanlara, yaptığı çok normalmiş gibi davranıp bol bol prim veren kişilerin çokluğu sebebiyle yalan bu kadar yaygın belki de.. O insanlar ya benim hiç ulaşamayacağım, çok üst mertebede bir olgunluk seviyesindeler ya da hayat görüşlerimiz ve önceliklerimiz farklı zeminler üzerine kurulu.. Bilemedim..?
Ben  son zamanlarda soracağım bazı soruları sadece yeni bir yalan daha duymamak için yutuyorum. Bunun yaşatacağı yeni hayal kırıklıklarına yerim kalmadı. O da cevapsız kalıversin diyorum...Meraktan çatlamak üzüntüden çatlamaktan iyidir:)

***

Galiba çoğumuzun yaptığı bir hata da; kendimiz sorup kendimiz cevaplıyoruz. Hatta daha sorarken cevaplıyoruz.
''Biliyordun da söylemedin di mi?''
''Mesajımı gördün de cevaplamadın, di mi?''
''Ben söylemesem hatırlamayacaktın di mi?''
''Burcu'yla ders çalışmadınız di mi?:)''
''Zaten hiç sevmedin di mi?''
vs...vs...vs...
Soru şekli buysa; biz o durumu ya da kişiyi çoktan değerlendirmiş, sorudan önce kendimize verdiğimiz cevaplarımıza zaten inanmışızdır bile. Yargısız infaz yani.. Bunu en çok da eşe, sevgiliye veya çocuklarımıza yapıyoruz. Yanlış ama yapıyoruz işte.. Bunun altında yatan tabi ki o mevzu her ne ise, karşımızdakine ya da kendimize o yönlerdeki güven duygusu eksikliği.. Bence çözüm : Her zaman doğru iletişim...Ve doğru sorular.. Ve doğru cevaplar.. Gerçi o ''doğruluk ve dürüstlük daima kazanır'' yalanını ilk söyleyen kimse onu bi elime geçirsem fena yapıcam.!! Ahirette mi kazanacam ulen? (İşte bir soru daha!:P)
Hayır yani, bu dünyada çok acaip bi karşılığını göremedim de henüz. ondan şeettiydim:/

Neyse, sıradaki şarkı Manga'dan bana gelsin bari:

''Sustu bu gece, karardı yine ay
 Kaldı geriye cevapsız sorular...''

Tabi konumuz, içinde 'soru' geçen şarkılarsa Serdar Ortaç'ın eline kimsenin su dökemeyeceğini ayrıca belirtir, kendisine buradan derin saygılarımı göndermeyi borç bilirim:))

***

Geçenlerde internette bir yazı okurken Moliere'in bir sözüne rastladım:

'' Sahte ile sahiciyi ayırt etmeyecek miyiz? Yüze de maskeye de aynı saygıyı mı göstereceğiz?'' 

Bence; maskesini farkettiğiniz hiçbir yüze soracak sorunuz da olmasın, verecek cevabınız da.. Yol verin, az ötede oynasınlar:)
Şimdi sizi son 1 hafta kendi kendime ya da birilerine sorduğum bazı sorularla başbaşa bırakıyorum. Ordan-burdan, yerli-yersiz sorular.. :)

***
Bülent Ersoy kafasına ulaşmak için ne yapmalı, ne kullanmalı?

Ajda Pekkan ne zaman kırışacak?

Yan dairemden sürekli anlamlandıramadığım lisanlarda konuşma sesleri geliyor. Evde mülteci saklıyor olabilirler mi?

Neden hergün bi dünya su içmek zorundayız? Siz de yorulmuyor musunuz benim gibi?

Ben neden hala Ege'ye yerleşemedim?

Beyaz Show kaç yüzyıl daha sürecek?

İyiler neden erken ölür?

Mikro İktisat dersinden neden 3 dönemdir kalıyorum?:/

Neden bir türlü istediğim seviyede tango yapamadım?

İyilik daha kolayken insanlar neden kötülüğü seçer ?

Yılbaşı ikramiyesi neden bana çıkmıyor? Artık sıram gelmedi mi yani?

Neden tekrar aşık olamıyorum? (Platoniğe falan da razıyım be haci:P )

Dizi ya da filmlerde insanlar eve gelir gelmez ellerini yıkamadan mutfağa giriyorlar, yönetmen niye düşünmüyor bunu? Çoluk çocuk izliyor, pis olmayı mı öğrensinler?

Sanki bir ilçe merkezinde en büyük ihtiyaçmış gibi neden Kadıköy meydanında 18 tane sex shop var? (Saydım valla gelip giderken, kesin bilgi:P)

Neden lezzetli şeyler hep sağlığa zararlı? (Nutella yemeyelim mi kardeşim?)

Bloğumu kaç kişi okuyor?

İnsanlar neden telefonla konuşurken bulunduğu alanda 48 tur atar? Ve neden avaz avaz bağırarak konuşur?

Akıllı telefonlardan önce ne yapıyorduk? O nasıl bir hayattı? O da hayat mıydı?:)  Hatırlayan var mı?

Memleketi soyup duranlar yakalanmasaydı o kadar parayı nerelerine sokacaktı? Kendilerine amerikan dolarından don mu dikip giyeceklerdi?
***

Şimdilik bu kadar. Son soruma bi cevap gelse yeter, gerisini çözeriz..

Sevgiler,
NeclaK







16 Aralık 2013 Pazartesi

talih sizsiniz..



Yılbaşında büyük ikramiye bana çıkarsa kendimin ve sevdiklerimin yaşamını daha güzelleştirmek üzerine kurulu hayallerim var tabi benim de. Bir de, bazı yardım projeleri falan.. Aslında bilmem kaç milyonda bir gerçekleşme ihtimalli şeyler üzerine hayal kurmak adetim değildir. Hatta sanırım biraz fazla gerçekçi bir kişiliğim olduğundan, daha olası şeyin de hayalini pek kurmam. Belki dünyanın bütün aksilikleri sık sık beni bulduğundandır. Gökten altın yağsa havaya bakarken boğazıma kaçar kesin, öyle de bi kısmetliyimdir:)
Galiba yıldızım düşük. Hatta kesin! Düştüğü yerden kalksın diye çok uğraştım ama sanırım kötü yola düştü:)
***
Geçen ay tv'de tesadüfen bir programa rastladım. Yıllar önce üstüste 2 kez epey yüklü ikramiye kazanan bir adam konuktu. Ve o paraların nasıl da bir türlü bereketini göremediğini anlatıyordu. Ev, araba falan almış ama kalanından çok nasiplenememiş, bir şekilde erimiş gitmiş. Tam 'ulen o kadar para ne olur da uçar gider, anlamadım gitti' derken, sunucu imalı bi şekilde ''başka bişeylere mi daldın da kaptırdın yoksa?'' dedi, adam da pişkince sırıtarak ''evet, oldu bir takım olaylarımız'' dedi:) Böylece olayın sır perdesi aralandı tabi:)) Önce eşinden boşanmış, sonra gözden kaybolmuş abimiz. Para bitince de geri dönmüş, barışmışlar:) Halk dilinde 'nooldum delisi' diye tabir ettiğimiz, kısaca 'gerizekalı' diyebileceğimiz bir tür anlayacağınız ;)
Ben de bundan bir ders çıkardım ve büyük piyango bana vurursa karıya-kıza yedirmemek üzere kendime söz verdim hemen :))
***
İnsanoğlu tuhaf... 'Birini iyi tanımak istiyorsan ya onunla bir iş yap ya tatile çık' derler ya, çoğunlukla katılıyorum. Ama bence en çok, eline büyük bi güç geçince onu nasıl kullandığı derinlerde saklı gerçek benliğini ortaya döküyor. Bir de kişisel çıkarları söz konusu olduğunda nasıl davrandığıyla daha iyi anlaşılıyor. Bu hallerde nasıl yol alıyor ona bakmalı: Kırıp dökerek mi? Onarıp birleştirerek mi?
Bu çağda -malesef ki- en büyük güç para olduğundan dolayı, kimilerinde onun artışı oranında bünyedeki çatlakların büyük yarıklara dönüştüğünü sıkça görürüz. Her zaman çevresine değil, farkında olmadan sadece kendine zarar verdiği de olur. ''Başkasına karşı üstünlük taslamaya ve övünmeye sevkeden her mal ve şöhret, sahibi için afettir'' demiş Hz. Muhammed..
***
Ben eskiden çalıştığım bankada işim gereği çok sayıda varlıklı insanla muhatap oldum. O zoraki nezaketlerinin, paracıkları ve bazılarının beraberindeki şöhreti söz konusu olduğunda nasıl da yok oluverdiğini, aşağılık birine dönüştüklerini çok yakından gördüm.
Tabi bunların arasında harika insanlar da vardı. Neye sahip olursa olsun değişmeyen, önceliği insanlık olan tatlişko abilere ablalara da hizmet ettim yani. Zevkti benim için:) Kimi çok önemli konumlarda yöneticiydi, kimi şarkıcı, kimi oyuncu-tiyatrocu falan.. Böyleleri gibi, maddi ya da manevi çok iyi  şartlara ulaşsan da  insanlıktan çıkmadan yaşamak gayet mümkün sonuçta..
Bence, ötekilerin tüm tapu belgelerini, kiralık kasalarını, nakit, çek, ziynet eşyası ne varsa toplayıp tabutlarına tıkıştıralım gitsinler :P
***
Diyeceğim o ki, o meşhur talih kuşu hep iyi insanların başına konsun inşallah. Kendi ihtiyacını giderdikten sonrası artık kendisine batmalı insanın.  Hele de ülkemizde binlerce kimsesiz, aç, yapayalnız kalmış çocuk varken.. Çadırlarda yaşayıp yaşam savaşı veren aileler varken.. Engelli olup bütçesizlikten iyileşemeyen ve geçinemeyen insan varken.. Bakıma muhtaç yaşlılarımız varken... batmalı!
Para amaç değil, araç olmalı.. Sonuçta varacağımız yer belli; Zincirlikuyu :)  Gerçi ben Karacaahmet'in yan sokağında oturuyorum, tercihim ordan yana. Hem ziyarete gelen sevenlerim olursa trafik daha az o bölgede:) Kalanları da düşünmek lazım tabi di mi? :)

Doğuştan, zaman içinde emekle veya şans oyunuyla, hangi şekilde olursa olsun elinize maddi değerler geçtiyse talihlisiniz.. Tek bir kişinin gözyaşını silip yüzündeki gülümsemenin sebebi olursanız o zaman da talih sizsiniz.. O gülen yüzün vereceği huzur, paranın satın alamayacağı çok şeyden yalnızca biri..


Şansınız bol, eylemleriniz bereketli olsun:)


Sevgiler,


NeclaK







11 Aralık 2013 Çarşamba

Yalan dünya..


Hayat bir reklam filmi olsaydı şöyle olabilirdi mesela:

''Şükretmeyi bilmiyor musun?  Çok mu sabırsızsın? Rahat mı batıyor?....Üzülme... Hemen Hayatbank'ı ara, Beter ol! Bol faizli haliyle hepsini size yaşatıyor, acı acı öğretiyor, kıymet bildiriyoruz! Peşinat yok, kefil yok.. En sonunda kefen var.'' :)

***
Normal, sağlıklı bir insanın hayatının 80-85 yıl olduğunu varsayarak  şöyle bir dönem bölümlemesi yapacağım. Şarkılar eşliğinde:) ( Ben kendimi pek dünyaya ait hissetmediğimden dolayı 60'ı geçemem herhalde, o da ayrı..)
Anca 5 yaş civarlarında daha şuurlu davranışlara başladığımızı farzedersek;

5 -15 arasını Birinci bölüm sayabiliriz.. Önemli olan sadece yeni spor ayakkabılar..

'' Aboneyim abone,
  Biletleri cebimde...''

Bundan daha saçma ve boş bi zaman dilimi olamaz. Rezil ötesi:) Dünyanın en gereksiz soruları, cevapları ve talepleri o yaşta olur. O talepler yüzünden ağzının ortasına çarpılası olup, ona rağmen yine de idare edildiğin için çevreye verdiğin zarar da cabası. ''Berkecan'ın okul çantası şimşek mekkuin'li , benim niye değil?/Sudenaz'ın annesi oje sürmesine izin veriyor, sen niye vermiyorsun? '' ile başlayıp,
''of anne yaaa, odamdan çıkar mısııın? / hayır, sigara falan içmedim, üstüme gelmesene artıığğğkk''   ile devam eden isyanların sürüp gittiği yıllardır onlar... Halbuki hep Şirinler'i gördüğümüz zamanlardır. Bunun değerini ancak Gargamel'le yüzleşmelere başladığımızda farkederiz!

15-25.. İkinci bölüm.. Olayı ufaktan anlamaya başlama dönemi.

''Akdeniiiz akşamlarııı,
Bir başkaa oluuyoorr''

Asıl gişeyi bu dönemin filminde yaparsın. Yaşam boyu ''vay efendim öyle olmasaydı da şöyle olsaydı, ben şimdiye şöyle şöyle olmuştum. o şeyi öyle şeetmeseydim, kesin başka şeyler şeetmiştim'' vb.. cümlelerle 80'e kadar adından söz ettirecek, en kararlı davrandığın şeyin sonradan belki de en buyuk pişmanlığa dönüşeceği, kimsenin seni anlamadığını sandığın o birinci bölümde aslında kendinin bi mok bilmediğini idrak ettiğin, fakat yine de olayları bir türlü kontrol edemediğin, ömrün boyu hep ''ahh, geri dönebilsem'' diyeceğin bölümdür bu.  O geri dönme isteği genç olmayı özlemekten dolayı değil; tekrar o yaşa gidip 'yapmadıklarını yapmak, yaptıklarını da yapmamak' üzere 2. şans istediğinden'dir. Fakat artık 'geçmiş olsun'dur :)

25-35.. Üçüncü bölüm.. 'Hayırlısı olsun' dönemi.

''Kendim ettim kendim buldum
  Gül gibi sarardım soldum. Eyvah ''

Bu dönemin başlarında, 'bir düzen oturttum, kendimi ve insanları daha iyi tanıdım, farkındalığım çok arttı' falan sanırsın. Evet, artık ne istediğini biliyorsundur fakat hepimizin de bildiği gibi hayat sürprizlerle dolu! ''Aman hayat boş, ben artık her türlü zorluğa karşı dayanıklıyım, güçlüyüm, yeter ki sağlığımız yerinde olsun'' dediğin noktada, 'hmm, du bakalım bu çokbilmiş gerçekten böyle mi düşünüyor?'' diye illa ki birkaç test daha yollanır sana yukardan:) Sabır sınırlarını zorlayan hatta bazen aşan, iyimserlikle kötümserliğin, paylaşımcı ruhla bencilliğin, vicdanlı olmakla acımasızlığın, dürüstlükte yalanın arasında gider gelir, uçtan uça gitmekten heba olabilirsin.. Benim gözlemlerime göre o arada ne oturttuysan ondan sonra da 'O' oluyorsun artık! Malum, insanoğlu değişmez, gelişir. İşte o zamanlarda gelişimini tamamlamış oluyorsun çoğunlukla..

35-45.. Dördüncü bölüm.. ''Boşveeer, dert etme!' dönemi

''Yok bir sitemim,
  Hayatta herşey kısmet..''

Daha fazla kendimize döndüğümüz dönemdir. Üzüldüğümüz mevzular eskiye oranla %80 farklılık gösterir. Bu dönemde  şöyle bir geriye bakıp çeşitli değerlendirmeler yaptığında, ikinci bölüme dair 'keşke' lerinde yüzleşip kendini hafifletebildiysen, affedebildiysen ve tabi ki sağlığın yerindeyse hiç fena değilsindir. Artık daha dingin ve sakin yaşarsın, bi ucundan yırtmışındır:) Hele de hayat sana onları tölere edecek başka fırsatlar sunduysa epey şanslı sayılırsın! Ama bunların yanında, hala en az 1 kişinin hayatındaki önceliği isen o zaman full tamamsın! Eş/sevgili, çocuk, anne, baba, kardeş... bunlardan herhangi biri ya da hepsi..*
 (*Ben ''öz'' manada hiçbirine sahip değilim malesef, kıymetini bilin.. ''yerine'' olanlara şükür tabi...)

45-55.. Beşinci bölüm.. 'Ay valla yaşlanmaya başladık be Mücella'.. dönemi

''Bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüm?
  Kimbilir ne bekliyor, kalır mıyım ölür müyüm?..''

Hedefler ve beklentilerin yok denecek kadar asgari hale gelmiş olduğu,  o zamana kadar gerçekleşmiş olanlarla yetinilen dönemlerdir.  Huzuru örgü örüp, bulmaca çözerek bile bulabiliriz :)
En büyük arzumuz zamanın ağırlaşması olmaya başlar. Malum, mortgage kredisi yeni bitmiştir, hayatını yaşamaya daha yeni başlayacaksındır:)  ATM den emekli maaşını çekip, Hayriye'ye oturmaya gideceksindir ya da Hasan abiyle balığa çıkacaksındır falan.. Belki de dünyayı gezeceksin..Bu ve benzeri şekillerde, bütçeye göre değişen az ve öz planların olur..

55-70.. Altıncı bölüm.. 'Yakın gözlüğüm nerde?'..dönemi

''Hiç bir kere hayat bayram olmadı ya da,
  her nefes alışımız bayramdı ''

Bu dönemde çeşitli alanlara yoğunlaşır, bazılarında uzmanlaşırız:) 'Şekere/tansiyona ne iyi gelir? Torunların dersleri nasıl? Akşama ne yiyeceğiz/ne pişireyim? Sülaledeki hala bekar kalmış kızlara/oğlanlara civardaki en uygun aday kim?'... vb...
Un eleniiir, elek asılıır..

70 ve ötesi.. Yedinci bölüm.. 'İnşallah, maşallah, hafasanallah, laa ilahe illallah..' dönemi

'' Dönülmez akşamın ufkundayım
   Vakit çok geç...... ''

Eh, fazla diyecek bir şey yok! Kaybettiğimiz -ya da hiç tanışamadığımız- sevdiklerimizle kavuşma zamanlarıdır artık.... Adios Mariaa...

Hayat size hep gülsün.
Sevgiler,

NeclaK

5 Aralık 2013 Perşembe

Kar-Kış :/


Kar olağan bir doğa olayı. Her yıl Kasım'la Mart arasındaki aylarda, güney bölgelerimiz hariç yurdumun hemen hemen her yerinde yağar. Az ya da çok, ama yağar.. Bu bir mevsim normalidir, çok acayip bir şey değildir. Her seferinde takındığınız o şaşkın Küçük Emrah ifadelerinizden sıyrılınız ve panik yapmayınız:)
Her sene yere düşen ilk kar tanesini gördüğümüz o anı, bir yanardağ patlamış da etrafta alev topları geziniyormuş gibi bir hayret ile karşılamamız, şaşırdığımız konunun içeriğinden daha şaşılası.. Demek ki; hafasanallah gerçekten bir yanardağ falan patlasa bir ulus yok olacak! Ama yangından değil, şoktan :))

Kar-kış olayını, kahvemi yudumlayıp kitabımı okurken pencereden izlemeyi severim. Bir de; ''Kardan adam yapalım, burnuna havuç takalım'' neşesi ile hazırlanıp kartopu oynamaya çıkabildiğimiz o 15-20 dakikalık zaman dilimlerinde. Ama o kadar. Hatta onlar da olmazsa hiç de aramam. Ötesi kabus çünkü! İş-güç için zorunlu olarak dışarı çıkıyorsan ve araban dahi olsa çekilmeyecek trafiğin içine bir de toplu taşıma araçları  içinde girdiysen, vay haline :/
Tabi evsiz ya da evinde ısınma şartları yetersiz insanlar ile sokak hayvanlarından bahsetmiyorum bile..!

***

Karlı havanın aşk filmleriyle ilişkisine ölürüm bi de.. Ordaki çiftler genelde güzel güneşli havalarda romantik ve tatlı tesadüflerle tanışıyor fakat o durum bir sonraki karede karlarda 'kikiriki kikiki' nidalarıyla koşturma hali ile devam ediyor hep. Hangi ara ordan oraya geçiyorlar, neden o soğukta illa sokaklardalar ve bundan  dolayı neden hep gerzekçe mutlular orası hep muamma..?! Onların, üzerinde çılgınca eğlendiği, yatıp yuvarlanıp yine de hiç ıslanmadığı, özellikle kadın kahramanın seksapelinden hiç birşey kaybetmeyip, havalı saçlarının hiç bozulmayıp, incecik bluzlerle hiç üşümediği, üşümeyi bırak -10 dereceye rağmen burunlarının bile kızarmadığı sahnelerdeki o kardan bize niye yağmıyor diye isyan etmiyor değilim bazen!
Ben -hele de İstanbul'da- daha adımımı attığım yerde vıjjkk sesini duyup, ayak izimin açtığı her boşluğun altında her türlü börtü-böcek ve çamuru görmeden ya da kayıp düşmeden kardaki yaya yolculuğumu tamamladığımı bilmem mesela.. Kader işte..! Elaleme Sweet November, bana gelince Kill Bill.. Ben böyle kadere darılmaz mıyım? :)

Bir de burunluk üretimine hala geçilmemiş olması benim için çok derin bir yaradır. 21.yüzyıldayız, vücüdumuzun her bölgesi için her türlü giysi ve aksesuarın binbir hali üretildi, fakat bir burunluk yok! Elleri ayakları kat kat giydirip sıcak tutuyoruz ama nafile.. O burnu ısıtmadan olmuyor, tamamlanamıyor yani.. Ve eminim ki, benim gibi bu  dertten muzdarip pek çok kişi var.
Hadi modacılar yapmadı, halden anlamıyolar diyelim. Yağmur yağdığı anda saklandıkları yerden çıkıp 'yağmura şemsiyeee' diye bağıran abiler de mi düşünemiyor bunu? Kar daha gökyüzündeyken pırt diye tezgahı kursan, yere düşene kadar yok satarsın yahu. Valla ben her renk ve çeşitten alırım..

***

Sonuç olarak; bu kar yağışının tam olarak neye faydalı olduğunu hala çözebilmiş değilim. Yani; Allah sadece İnstagram fotoğraflarımıza bir çeşit daha olsun diye yağdırmıyordur  herhalde bunu? Dünyada olan biten herşeyin biz canlılar için bir faydası olduğu malum. O yüzden bunun da vardır bir hikmeti diyerek sabrediyoruz kendisine.. Ama Rabbimden tek ricam: Isı dengesinde bir düzenleme yapması;) Bu kadar çok üşümeyeydik, eyiydi..:/

***

Ben bu sene erimeyen bir Kardan Adam yapıp butun kış onunla takılmayı hedefliyorum. Sonra da güneye yerleşiriz belki. Bakalım, kısmet? ;)

Havanız her daim güzel olsun,
Sevgiler..

NeclaK

4 Aralık 2013 Çarşamba

Televizyon


Şu anda televizyondaki aşçı bir et yemeği tarifi veriyor ve şöyle diyor: ''Önce kasaptan genç bir hayvanın döşünü alıyoruz'' ! Höö? Genç derken?? Ben şimdi o yemeği yapmak istesem bizim mahallenin kasabına gidip: ''Merhaba, bana genç bi hayvanın döşünden 100 gr. lütfen? '' mi diycem? Gülerim be..:P

Alabileceğim muhtemel cevaplar listesi :

- Orta yaşlı var abla, uyar mı?
- Döşü kalmadı dötünden versek?
- Bi tane ergen koyun olacaktı şuralarda, du bakiim..
- Ben varım, olur mu? ;) vb..

Ah şu çılgın Türkçe. Her kelimesi tuhaf yerlere götürebiliyor insanı:)

Geçenlerde de bir moda programı izliyordum, spiker sunuma şöyle başladı: ''Hiçbir yerde duymadığınız, çok faydalı, sihirli, hayatınızı değiştirecek bilgiler az sonra burada..'' Ablacım evrenin sırrını mı vereceksin bize? Nedir bu iddaa, bu heyecan? Alt tarafı 2 makyaj hilesi ile yılın moda rengini açıklayacaksın yani. Bi sakin ol.!

Görüldüğü gibi, televizyonla ilişkim yoğundur. Evde olduğum günlerde (-ki bunlar bazen her Allah'ın günü olup bazen de yolunu unuttuğum bir hal alıyor) ses olsun diye gelir gelmez açma alışkanlığım var yıllardır. İyi birşey değil belki ama alışkanlık işte..Yemeğimi yiyip yayılıyorum karşısına.. Halbuki bir evde her daim yapacak çok iş var ama bende iş yok:)

Tabi bir evde tv çok açıksa en çok izlenen şey reklamlar oluyor. Büyük çoğunluğu evlere şenlik olan meşhur reklamlarımız! Ana haber bülteni toplam 1 saat, 45 dakikası reklam. Şu şekilde yani; 1 cinayet haberi 8 reklam. Bir meydan konuşması, 15 reklam. Bir spor haberi bir reklam ve hava durumu.. Sonra 48 reklam ve bekle ki o caaanım yerli dizin başlasın:)
Gerçi kimse o dizileri izlemiyor aslında. Daha çok belgesel:) Birine soruyorsun; 'Ya Sülümanı izledin mi akşam, şöyle şöyle oldu' falan diye. Yok yaaa, ben pek açmıyom televizyooğğnn'' diyor çoğunlukla. Ama biraz sonra  ''Ayy nooldu o Mustafa'ya, kestiler mi kellesini?'' gibi birşey diyor muhakkak..Telepati yöntemiyle senaryoyu okuyor zaar. ;)

Bir yandan da insan düşünüyor; sürekli faydalı yayınlar olsa, her akşam tüm kanallar ekonomi haberinin, kültür sanat programlarının dibine vursa, önemli zatlarla ropörtaj falan yayınlasa valla içimiz şişer:) Herkesin ruhu yeterince hayat dertleriyle dolu ve beynimiz günlük rutin streslerle ağırlaşıyor. Bi güzel uyuşuyor, resetliyoruz işte bu şekilde:) Mesela ben  o kafayı boşaltmadan ne kitap okuyabiliyorum, ne birşey yazabiliyorum. Kişisel gelişimime fayda yani bir nevi;) Hele o paparaziler yok mu? Direk Prozac etkisi yapıyor, aşırı doz:)
Ve tabi  bir de Flash TV gerçeği var ki, 1 hafta düzenli izleyince kelimelerle tanımlanamayacak bir dünya görüşüne sahip olabiliyorsunuz:P Tek yan etkisi; dindirlemez bir halay çekme isteğiyle dolup taşmanız:) Onu da koridoru 2 tur gidip gelerek bi nebze bastırabilirsiniz belki..

Geçen gün bir minibüse bindim. En ön koltuktaydım. Bir de ne göreyim, şöför radyonun olduğu yere minicik bir tv takmış, Esra Erol'u izliyor. İlgiyle! ''Yazlığı olsun, emeklisi olsun, gezmeyi sevsin..'' falan diye anlatıyor bi tane ablamız. (Tabi ben de hemen aday olan amcanın burç tahminini yaptım. Ya Kova ya İkizlerdi kesin. Çok konuşuyordu:P)  Yani, televizyon artık evlerin her odasında var olduğu gibi, her türlü taşıtın içine de girdi. Yayın içeriklerinde küçük farklılıklar oluyor tabi. Şehir hatları vapurlarında sürekli haber kanalları açık, Koşuyolu minibüsünde evlilik programı. E ama o kadar fark da olsun yani;)
Ama şöföre sitemim var, bi çekirdek servisi falan yapabilirdi bence..

Ben şu koca dünyada hala tüplü televizyon kullanan son insanım sanırım:) O kadar da dayanıklı çıktı ki meret, hiç bozulmuyor. Bi ara bi tekle de mecburen değiştireyim, di mi? Maşallah 40 tane LCD yi cebinden çıkarır.. Hayır, insanların boyları kısa kaldı, ona üzülüyorum. Kıvanç bile  ancak 1,70 yahu:) Halbuki LCD de Sibel Can bile o boya geliyor nerden baksan. Haksızlık bu..

Uzmanlar çocuklarınızı televizyondan uzak tutun diyor. Haklıdırlar. Ama yiyosa gelip sen tut sevgili uzman. Bırak uzak durmayı kanal seçiyor artık bu yeni nesil veletleri. 2,5 yaşındaki yeğenim o sıra açık olanı beğenmeyip '' Anne, TRT Çocuk aaaçç'' diye kumandayı getiriyor:) Ayrıca çocuğuna bir şeyler izletip oyalamadan yemek yedirmeyi başaran anne bu devirde 'yaşam boyu onur ödülü'nü hakeder bence:)

İcad eden İngiliz amcaya buradan sevgilerimi gönderiyorum. 100 yıldır iyi oyaladın bizi. Hakkımız helal olsun sana:) Gerçi annelerimize çok iş çıkardın, üzerine dantel öreceğim diye kör oldu zavallılar ama olsun:)

Şiddet, silah, kan-revan içeren herşeye her türlü karşıyım tabi. Ama gerisine de öyle böyle bakcaz işte, naapcaz:) Evinde yalnızsan canın sıkılır, çok nüfusluysan da muhabbet elbet bi yerde biter, aktivite de..!
Bu da bi gerçeğimiz yani..

Televizyon bahane, muhabbetiniz şahane olsun:)

Sevgiler,

NeclaK









29 Kasım 2013 Cuma

İş Hayatı.. (buna hayat denirse:P)


Astrolojiye olan ilgim herkesce malum. Ama gazete köşelerinde yazanlar pek bir araştırmaya dayanmaz genelde, o da malum. Sallamadır çoğunlukla.
Orada birkaç genel başlık vardır: Aile hayatı, Aşk hayatı, İş hayatı vs. Bunlara 5 üzerinden puan verirler. Bu hafta Kovalara aşkta 3 yıldız, aile ilişkilerinde 4 yıldız gibi.. İş hayatını ben size söyleyeyim hiç boşuna oralarda oyalanmayın. Direk: 1 yıldız..Sabit!
Birbiriyle alakası olmayan bin çeşit farklı kişiliği, farklı bakan, farklı gören bir sürü insanı bir araya topla, sonra 10 numara 5 yıldız iletişim ve performans bekle. Yok öyle birşey. Yalancısı orda, satıcısı orda, agresifi orda, tembeli orda, komplekslisi orda. Dalkavuklar başköşede, onların bağımlısı patronlar&müdürler de onların kucağında..
Bütün gezegenler elele verse, kendi etrafında dansetse de o topluluktaki ego savaşları bitmez anacım. Hoplayıp zıplasan da bitmez, kuş tutsan da bitmez.. Bitmezoğlu bitmez...
İyi, saygılı, mantıklı davranan insanlar da var tabi..Ne mutlu onlarla çalışabilen seçilmiş azınlığa:) Kendi gibi olmayan grupların içine düştüğü takdirde zayii olur gider o zavallıcıklar:) Ömürleri bu yamuk düzen içinde emekliliğe gün sayarak geçer..Ve genelde çabuk yaşlanır onlar:)

Geçenlerde yakın bir dostum  '' 'Suskunluğum asaletimdendir' olayı var ya, kıvırmaktan başka bişey değil'' diye tweet atmış. Çok doğru tespit, bence de aynen öyle..
İnsan ilişkilerine dair genel olarak yaşamımda Mevlana'nın görüşlerini benimseyen ve uygulamaya çalışan biri olarak, bu sözünü çok severim aslında ama orada kısaca  'çirkefle bir olma' diyor bize o meşhur hazret..'Ben lafımı ortaya kodum, sen işine geldiği gibi kullan evladım' demiyor.  Tabi bu sadece iş hayatında mı oluyor? Hayır. Yaşamın her alanında geçerli.. Ama yaşamının diğer alanlarında seni üzen, ezen, yalan söyleyen insanlardan uzak durma, kendini koruma lüksün var, iş hayatında yok.. Her sabah gideceksin, o suratı göreceksin.Ve görür görmez ne diyeceksin? Tabi ki: ''Akşam olsa da gitsek!'' :)

Mesela bazen, elindeki klavyeyi kafasına geçirmek, burnunu zımbalamak, yüzüne poşet dosya kapatıp nefessiz kalmasını sağlamak gibi sevimli(!) hislerle dolu olduğun bir yellozun karşısına geçip nazikçe 'Ayşe hanım ben o listeyi size mail attım'' gibi bişeyler diyecek, maili de 'iyi çalışmalar, kolay gelsin' diye bitireceksiniz. Neymiş, Profesyonel İş Yaşamı!
Ve o arada iç ses: ''Kolay değil zor gelsin, çalışama bi daha. O yolladığım liste var ya............''  İşte öyle uzar gider o listeler. Boşluğu siz doldurun!

''Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!''
Ee Ayşe vuruyo ya işte..

İşi değiştirdin diyelim, yenisinde de var onlar. Onlar her yerdeler:) Özellikle bizim ülkemizde.. Saygıyı az bilen, merkezinde sadece kişisel çıkarları olan, özgüveni yerlerde büyük bir gürühla başbaşayız malesef.. Vicdandan bahsetmiyorum bile. Haksızlığa kalbiyle susar, doğrulara ağzıyla susar, yanlışlığa beyniyle susar..
Suskunluğu asaletinden sonuçta adamın.Naapsın? Şehzade torunu o :)

Velhasıl; sizi bilmem de, ben iş hayatına karşıyım:) Hem ne o öyle, kızlı-erkekli birarada! Yakışıyor mu hiç? cık cık cık. :P Ama paşa dedem miras paylaşımı sırasında beni unutmuş, o yüzden mecburen gidip geliyorum işte:)

Bence evlatlarınıza bir iyilik yapmak istiyorsanız, onlara kendi işlerinin sahibi olacakları bir zemin hazırlamak için uğraşın. Ya da işe gitmenin çekilir olabilmesi için çoook sevdikleri, tek hayali olan işi yapabilmesi için destekleyin, onu gerçekleştirsin. Onlardan ömür boyu alacağınız duayla cennet garanti valla, diyim ben size..:)

Son girdiğim 5857. işimdeki patronuma sesleniyorum: Tatlısın sen, tatlı kal:)

Hepinize hayırlı işler:)

NeclaK

26 Kasım 2013 Salı

'O Ses' ben değilim..

Ben de istiyorum o yarışmaya katılmak. O janjanlı yolda, 'The Final Countdown' şarkısı eşliğinde  havalı havalı yürüyüp sahneye çıkmak ve Murat Boz'un butona basıp 'bana geeell' diye bağırması.. Tek hayalim bu. Dalyan gibi çocuk vallahi billahi:)
Tamam sesim güzel olmayabilir ama siz bir de beni elektrik süpürgesi çalışırken görün. Bir Mihriban söylüyorum, yerlerdeki tozlar dolapların arkasına saklanıyor. Hissediyorum ben yani, bi potansiyel var :P
Ayrıca, bi zamanlar bi müzisyen sevgilim vardı. (Aslında baletti ama sonuçta konservatuar okumuş işte, müzisyen sayılır) O bana hep çok iyi bi müzik kulağım olduğunu söylerdi.

Ne? Kulak yetmiyo mu? Off, tamam be tamam.. 'O ses' ben değilim..:/

Evet, şimdi ciddileşiyorum ve en büyük ve gerçek yeteneğimi açıklıyorum sizlere. Çocukken süper Zeki Müren taklidi yapardım. Rakibim yoktu. Hala yaşayan bir şahidim bile var:) Soldan sağa fırçalayınca aynı onunki gibi olabilen saçlarım vardı çünkü:) Ama elimi tutan olmadı işte.. E tabi ben de içime kapandım  haliyle..

Aslında burdan bağlanmaya çalıştığım konu; Çocukluğum.. Yukarıdaki tüm acayip saçmalamalarım bu sebepleydi:)
0-7 yaşlarım arasında  4 ev, 4 ilkokul hatta 2 aile değiştirmişliğim var. Hazır hal böyle olmuşken zamanla soğukkanlı bi katile dönüşebilmek için yeterli altyapım vardı aslında ama niye böyle duygusal ağlak bi kızcağız oldum o kısmını hala çözemedim. Çok daha heyecanlı bi yaşamım olabilirdi. Sen git, dünyadaki henüz 7. yılında 12 ciltlik ansiklopediye anca sığacak olaylar yaşa, sonra git normal normal okullarda oku, işe gir, eve git-gel falan. Herkes gibi yani..! Vallahi olacak iş değil, hiç haketmedim bence..Papa'yı vurup sonra kendimi Mehdi ilan edebilirdim mesela. Ya da en azından bi uyuşturucu bağımlısı, alkolik, kleptoman, şizofren falan..
Onlar da olamadım, 'O ses' de.. Ooo shit..

Tabi herhangi bir sansasyona ya da reytinge imzamı atamadım diye çok da normal kaldığımı düşünmeyin. O içe kapanıklığım fazla sürmedi. 1-2 sene içinde bitti:)
Biraz açılayım diye bizimkiler bana bi arkadaş buldu getirdi. 'Bak' dediler 'bu arkadaş'.. Çık o saklandığın yerden de kaynaşın, oynayın. Baktım, kumral saçlı tombiş bi kız. Fıldır fıldır bi fırlama. Daha 6 yaşında ama okumayı yazmayı sökmüş, ağaçlardan inmiyor, şişko oğlanları dövebiliyor falan. Öyle acayip bişey. Ben de 20 kiloluk sıska bişeyim o zamanlar, korktum tabi:)
Ve o gün dedim ki; daha güçlü olmalıyım, hayat zormuş! Ya dayak yiycem, ya uyum sağlıycam. Tabi ki ikinciyi seçtim ve ben de onunla ağaca çıktım:)

Asıl macera burda başladı. Ben her akşam eve dizleri kanamış, dudağı patlamış gidiyorum, bizim kıza hiç bişey olmuyor. Çelik gibi. Ve illa bana da öyle olmayı öğretecek. Seviyo beni. Manyak mı ne? Git çocukluğunu yaşasana bi mızmızla uğraşacağına:)
İp atlıyoruz, düşüyorum. Bisiklete biniyorum, düşüyorum. Ağaçtan düşmeyi bırak, ikinci daldan yukarı çıkamıyorum. Olmuyo, olmuyo.. Diyo ki; ''yaparsın. bak elini şöyle koy, ayağını şöyle yap. daha çok yemek ye'' falan.. Barış Manço mübarek..
Gidip mahallenin serserisine aşık oluyorum, hemen bi iyi niyetli yaklaşımlar, ay ne güzel diye duygularımı paylaşmalar. ''O da seni seviyor''lar falan. Halbuki desene; 'bırak o manyağı, kafayı mı yedin'. Yok.. Nerdee.. İlla destek, her türlü..
E artık büyümeye de başlamıştık tabi. Herşey için çok geçti. Atsan atılmaam, satsan satılmam :)

Yani; son yıllarda artık kendisiyle sosyalleşememekten şikayetçi olsam da sosyal kişiliğimi ona borçluyum galiba:)
Hep inandı bana ve inandırdı.. Yeniden başaracağıma, yeniden seveceğime, yeniden sevileceğime..  'Yıkılmadım, ayaktayım' şarkısı eşliğinde nereye varacağını bilmediğim ve 3,5 ata ata çıktığım o yolda da elimi en sıkı tutan yine oydu.. Çok şanslıyım çok..
Tek derdimiz, bazen kocasına asılıyor olmam. Bir tek ona kızıyor. N'apiim, çok yağuşuklu yaa :))

Bence, ilk dost ilk aşktan daha önemli..

Yıllar içinde, benim gibi her an 'Allah canımı alsa da kurtulsam' motivasyonunda birisine, bıkmadan Polyanna kıvamında ve sabırlı davranan, başka sağlam dostlarım-kardeşlerim de oldu tabi. Bana hala nasıl tahammül ediyorlar bilemiyorum ve buradan kendilerine seslenmek istiyorum:
Allahtan sayınız 3-5'i geçmiyor, ancak başa çıkabiliyorum sizle valla..Bi gün de demiyonuz ki, ''senden bi mok olmaz arkadaşım'' diye.. Hep gülücüklü, hep pozitif falan.. Iyykk..  Sayenizde içimdeki çocuğu öldüremedim gitti.:P


Velhasıl, çok bi yol almadım. Neye el atsam 'yapamam, bitiremem, beceremem' sandım hep, hala da sanıyorum galiba. Ama hep elele verince bir şekilde ilerlenebildiğini gördüm.. Bir de, eskisi kadar önemsemiyorum. 'Olduğu Kadar, Olmadığı Kader' felsefesini kısmen oturttum yani, eksik kısmını da terapistimle tamamlayacağız inşallah:)

O tombik kız yıllar içinde nasıl biri oldu derseniz, ben açıldıkça o kapandı. Bi duruldu. Şiir yazan, derin düşünen, istikrarlı ve dingin bi hayat süren birine dönüştü. Hep benim suçum! Emdim bitirdim hayat enerjisini.. O girişkenlikle çok farklı yerlere gelebilir,  'O ses' O olabilirdi:))
Acaba benimle zorla arkadaş ettirildiği o güne lanet etmiş midir ki hiç?  Hemen arayıp sorucam. Evet derse, 30 yıllık mazi falan demeyip, çok ağır konuşucam..
Zaten müzik kulağı bile yok, hıh! ;)

Şimdilerde evde kendinden bir tane daha büyütüyor. Çocuk 1,5 yaşında ve bana sürekli 'ejjla teyze boşşveerr' diyip duruyor. Aman Allahım! Kabus bu! Misyon edindiler ana-kız :)) Seneye  kalmaz onunla ağaca çıkmaya başlıycam sanırım:P
Zaten sürekli de şarkı söylüyor. Belki de O ses O'dur:)

Her zaman kulak verdiğimiz o meşhur iç sesimiz var ya, o sadece bizim değil; çok sevdiğimiz ve hep içimizde olan insanlarımızın da biraz.. Pepee'nin Şuşu'su gibi:)

Ve sıradaki şarkı bu yazıyı okuyan herkese geliyor:

''Önemli olan oyun oynamak,
Sen üzülme Pepee, eğlenmene bak..'' :)



Sevgiler..

NeclaK


22 Kasım 2013 Cuma

#çareşükür ya da #şükrü :)



Blog yazma konusunda istikrarlı olmak, o bloğu yazmaktan daha zor.. 7 aydır bir türlü konsantre olup söyle 2 satır ekleyemedim buralara..Ve dört gözle yazmamı bekleyen milyonlarca takipçim meraktan ölmüştür diye düşünerek bugün aldım sazı elime:) Şaka bir yana, bari bi 100-150 kişilik bi kitlem falan olaydı, eyiydi. O bile yok. İyi bir 'Kitle Kiralama Şirketi' var mı bildiğiniz?:P

'Söz uçar yazı kalır' demişler. Ölürsem falan eş-dost okur da beni anar belki.Ya da 'ohh be, gitti de kurtulduk la' derler, bilemem:)) Neyse, yazalım açılalım, içelim unutalım...:P

..............................................................................

Aslında ben hayatımı anlatan bir kitap yazmak istiyorum yıllardır.. Ama o işe girişince tahmin ettiğimden daha da zor olduğunu farkettim. Sadece ana başlıkları ve kurguyu belirlemeye çalışırken bile çok zorlandım. Bi de benim hikaye karışık ve trajik biraz. Şimdiye kadar sadece 3-5 cümlelik bi giriş paragrafı yazabilmişliğim var, öyle duygulandım ki son cümleyi toparlamaya çalısırken kucağımda laptopla gözü yaşlı uyuyakalmışım yaw..:/
Yazabilmeyi  becersem kaderi blog gibi olmaz, kitlesi hazır çünkü. Kitabı alana bir de bedava jilet versek, Müslüm Baba'cılara satış garantili yani. O derece ;)

Bir de şöyle bişey var; genelde yaşam öykülerindeki kahramanlar ilk yarıda büyük acılar cekip, ikinci yarıda huzurun dibine vurur, illa bi dönüşüm anı- bi kırılma noktası vardır. Ama ben henüz aydınlık günlere yelken açan bi kırılma göremedim. Beklediğim o dönüşüm ‘bir manyağa dönüşmek’ şeklinde oldu daha çok:P Bi gazinocular kralı falan da çıkmadı yolda karşıma.. (Bazen kendimi Arabesk filmindeki Müjde gibi hissediyorum.) Gerçi bi yandan da yetenekli olup zayii olmak daha da acı olurdu herhalde. Allahtan herhangi bir yeteneğim yok, çok şükür:))
Zaten, hayatımda geçmiş olduğum çeşitli zor ve meşakkatli yollardan sonra vardığım en tatmin edici nokta : ''Bu günüme de şükür, daha kötüsünü de gördüm sonuçta'' kıvamı oldu:) Yani ''Oohh'' diil de daha çok ''Eehh'' dolaylarında..
E ama bu da bişey yani.. Buna da şükür;)

Neyse, belki emekli olduğumda yazarım kitabı. Umarım o zamana kadar aldığım yol, 1 ileri 2 geri kıvamında olmaz şimdiye kadar olduğu gibi.. Veya hayatımdaki en büyük başarım ‘bir işe gitmek zorunda olmadan maaş alabiliyor oluşum’ olmasın lütfenJ Ama naapalım, ona da şükür deriz, sağlık olsun. Tabi o günleri görebilirsem...
..............................................................................


Son yıllarda birçok kişide şöyle bir durum var. İnsanlar özellikle ilişkilere dair kötü giden herşeyde bu çağı suçlayan yazılar yazıyor, çiziyor. Bi tane çok ortada dolaşan yazı var, çoğu kişi bilir. 'Eskiden soba vardı -başında toplanırdık, sıcak sohbetler yapardık, daha fazla birbirimizi arar, hal hatır sorardık.. çok güzel komşulardık..' vb. şeyler söylüyor. Burada bahsedilen sitem bence daha çok insanoğlunda zamanla kaybolan samimiyet,dürüstlük, vicdan ve vefa duygularına..Ama sebep gelişen teknolojiymiş gibi yoruluyor ya, işte ona katılmıyorum. Bi adamın hamuru neyse, al başka yüzyıla koy, aynı adam olacaktır.
Hem şimdi de WhatsApp var, yetmez mi? İletişimin dibi o be, dibi..:P
Ayrıca sizi bilmem de, ben hiiiç özlemiyorum soba falan. Yaşasın kalorifer! O odunu kömürü taşımak, pisliğiyle dumanıyla uğraşmak kolay mı sanıyosunuz? Benimki de dahil olmak üzere o devrin bütün anneleri şu anda ya astım hastası, ya da fıtık..2 kestane pişirip yiycez diye çekilir mi be ya? 3 lira verip satın alırsın. Adı batsın öyle sıcak ilişkilerin:P 
.......................................................................

Bir gerçek de var ki; kimsede 'ana, baba, kardeş, eş/sevgili, çocuk' beşgeninden başka mecralara açılma arzusu ya da öyle bi tasası yok, böyle mutlular.. Bu çatının dışında 2.derece tercih alanları ise; eşli-çifti arkadaşlarla gezmeler, dünürlerde toplanmalar, eltimgiller, kaynımgillerle yemeğe çıkmalar falanBenim gibi sap arkadaşlarla dış dünya aktiviteleri tercihi de 3.sıradaki yerini koruyor:)
İlk üçte olmak da başarı. Çok şükür :) 
Ve bu  şartlarda komşu dediğin, küçük karşılaşma vesileleriyle bi 5-10 yıl içinde yavaş yavaş tanıştığın insanlar topluluğu olarak kalıyor. Diyeceğim o ki; onlara sıra gelemiyo güzel kardeşim.. günler kısa, hayat zor:P

Ben yine de bu şartlara rağmen gezip tozmaktan pek geri de kalmıyorum, dostlarım arasında hala benim gibi evlere sığamayan yalnızlar var..Duble şükür:) Ve bir gün sevgili bulacak ya da evlenecekler diye çok korkuyorum. Umarım ben önce davranırım..hahahaa:))

Görüldüğü gibi, her mevzunun içinde bolca şükür sebebi var ama nihayetinde, benim gibi düşünen (yani; 'ben yalnız mı ölücem ulen' diyen) hemcinslerime son çare bi Şükrü galiba :)   

Dilekleri evrene gönderince de uzaylılar yiyo hep:) Naapsam bilemedim?

Şükre devam.. :)
................................................................................

Ben de isterdim ki buradan sizlere faydalı bilgiler aktarayım, tontirik sosu yatağında az pişmiş zottirik tarifi falan vereyim.. Gel gör ki o yetenekler bana uğramadı malesef. 'Soğanı salçayı kavur, sebzeleri at, al sana yemek' seviyesinden pek yukarı çıkabildiğim söylenemez. Keki-böreği de bilirim de yapmam:P

Ama mideye değil ruha faydalı önerilerim olabilir mesela;) Şöyle ki;

Bu sıra dinlemekten bıkmadığım albüm: Şevval Sam /Tango - Ben bayıldım ama tango sevmeyen de sever bence, çok dinlendirici ve romantik.
Son okuduğum kitap: Ruhi Mücerret (Murat Menteş) - Çok keyifli ve akıcı ilerliyor. Çok sevdim.
Son izlediğim tiyatro oyunu: Son Tango / İst. Devlet Tiyatroları. - ''ne? yine mi tango?'' mu dediniz? Napiim, seviyorum.. :P
Son gittiğim konser: Dün yeni kurulan 24AYAR grubunu dinledim. Barış Manço'nun eski saz arkadaşlarından oluşuyor:) E doğal olarak da Barış abi şarkılarıyla süper bi ziyafetti..Ayrıca, bütün ekiple tanıştım, hepsi çok tatlişko..
Sinema önerisi yapamayacağım,  gitmeyeli aylar oldu çünkü:( İlk fırsatta artık..
Ama mekan önerim olabilir: Cihangir'de Otto Restoran. Sahibi oraların en sugar kadını.. Mekan da aynı onun gibi;)

Kültür-sanat köşesi bile yaptım bi ucundan, daha noolsun:)

O zaman şimdilik hoşçakalın,
Şükürle kalın:)

NeclaK





22 Mart 2013 Cuma

Dolunay, Mars, Pluton ve bütün mahalle :)



Dolunaya 5 kala, hepinize merhaba:)

Bugün öncelikle astroloji aşkımın nasıl başladığı ve çoğaldığından bahsetmek istiyorum birazcık.. Sanki çok merak ediyormuşsunuz gibi:))

Ben kendimi bildim bileli astrolojiyle ilgilenirim. Çook eski zamanlarda, yani internet bile yokken ( halbuki çok gencim ama yine de hatırlıyorum o dönemleri:P) aynı burçta olduğum *hatta aynı gün doğduğum* ablam bir astroloji dergisine aboneydi ve her ay eve postayla geldiğinde bi hevesle ondan önce açıp okumak isterdim:) Tabi o yaşlarda bişey anlamazdım  ama abla ya da abiler küçüklere rol modeldir ya hep, işte benimki de o hesap..neyle ilgilenseler ben de o konuya merak  sarıyordum:)

Fakat zamanla bu özenme halim gerçek bir ilgi alanına dönüştü ve ''o burç akıllıdır, öteki sabırlıdır, beriki sinirlidir'' den öteye gitmeyen dar bilgi alanımı genişletmek için (-ki bu arada artık internet çağı başladı ve işler kolaylaştı tabi :P) bazı astrologları düzenli takip etmeye başladım, konunun bilirkişilerinden farklı yorum ve bakış açılarını öğrenmeye çalıştım. Ve ezbere özburç özelliği saymaktan çıkıp ay burcu, yükselen burç, bunların kişiye yaptığı etkileri ve önemi ve de tüm gezegenlerle tanıştım:) Böyle detaylarla takip etmeye başladığımdan beri de -yani ezbere değil de, bilinçli olarak takiplediğimden beri- gerçekten insana faydalı bir yol gösterici olduğunu düşünüyorum..

Mesela eskiden beri içimde tanımlayamadığım, sebepsiz bi iç sıkıntısı varsa o akşam gökyüzüne baktığımda hep Dolunay olduğunu görürdüm ve bu konuda herhangi bi fikrim olmamasına rağmen mutlaka bir etkisi olduğuna inanırdım. Sonra da soyadım Kurt ya, Kurtadam olcam herhalde diyip gülüyodum kendime:)
Ama zamanla öğrendim ki, gerçekten Dolunay zamanları astrolojiye göre duygularımızın karışması, ruhsal gerginlikler ve kaos demekmiş.. Yeniay zamanı ise (hilal) tam tersine iyi etkiler, manevi güzellikler..
E tabi diyeceksiniz ki, ''bunu tespit ettin, öğrendin ne oldu?'' Bence faydası şu: O içindeki sıkıntının sebebinin ne olduğunu düşünüp mutsuzluğunu arttırmak yerine, ''bunun sebebi gökyüzünün durumu, geçecek'' diyerek daha sakin ve olumlu kalabilmek ve o günlerde duygularımızla karar almamak..
Zaten bildiğiniz gibi, Ay burcumuzun bizlere etkisi de, içinde bilinçaltı ve duygularımızın olduğu her olayda sahneye çıkıp bizi  ele geçirmesi, davranışlarımıza yön vermesidir. O yüzden bunun farkındalığında olanla olmayan bir olmaz ;)


Gezegenlere gelirsek; her biri bazı olguları ve vasıfları temsil eder ve bir ya da iki burcu yönetir. Dolayısıyla yönettiği burcun mensupları üzerinde de o gezegene özgü özellikler baskındır.
(Bunlarla ilgili kısa notları yazının sonunda sizlerle paylaşacağım.)
Bu konuda bilinçlenmenin ne gibi faydası olduğunu sorarsanız, en yakın zamandaki bir örnekten bahsederek anlatabilirim, meşhur Merkür'ün geri gitmesi örneğinden mesela:) Merkür astrolojide iletişimi temsil eden gezegendir, dolayısıyla normal seyrinin dışına çıkınca insanlardaki iletişimde de seyir bozulur:) Astrologlar bizlere bu dönemlerde yeni başlangıçlar yapmamamızı, konuşurken hatta mektup ya da mail bile yazarken birkaç kez daha düşünmemizi, kontrol etmemizi falan tembihler... Yani kısacası 'olduğun yerde dur ve sus' der:) Ve bu gerileme yılda ortalama 3-4 kez farklı burçlar üzerinde gerçekleşir.
Ama tabi bazı detaylar var. Mesela;

*Merkürün geri gitmesi herkesi, yani bütün burcları etkileyebilirken, başka bir gezegenin gerileme dönemi hangi burç üzerinde oluyorsa ona kendini hissettirir genelde..Bütüne etkisi daha azdır.
*Bir de yine genele etki yapan durum var, o da; bazı savaşçı ve mücadeleci gezegenlerin gerileme değil de, diğerleriyle ya da birbirleriyle zıt/olumsuz açılar yapıyor olduğu zamanlar..


Son olarak, güncel konularımız olan 27 Mart'ta (yani bu çarşamba) Terazi burcunda gerçekleşecek Dolunay  ve de Mars'ın durumlarından bahsedelim.

Şu anda Mars'ın bazı gezegenlerle yaptığı sert açının etkilerini 3 Nisan'a kadar hissedebileceğiz. Mars zor gezegenlerden biri.. Daha kolay sinirlenmemize, daha agresif çalışmamıza, herşeyi daha fazla enerji sarfederek    yapmamıza ve duygularımızı bir süreliğine rafa kaldırmamıza yol açar. Ayrıca, değisime zorlar.
Ama bu kez bizlere bu dönemi atlatmamız için Merkür'deki gibi sessiz, sakin kalmamız değil, aksine ortaya çıkıp savaşmamız, köşemize çekilip durarak isteklerimizi elde edemeyeceğimiz, yani, çok güçlü olmak zorunda olduğumuz söyleniyor. Fakat tabi ki bütün bunları yaparken mantığı elden bırakmayın, zarar görürsünüz diyor!

Dolunay ise, tabi ki en çok Terazi burçlarını, sonra da Koç, Oğlak ve Yengeç'i etkileyecek. Bu etkiler en çok iliskiler ve ortaklıklar üzerinde zorlanmalar yasatarak uyum ve denge arayısına girmemize sebep olacak. Fakat, hakkımızı aramak, adaleti sağlamaya calısmak bu günde pek fayda sağlamayacaktır. Aksine bize olumsuz olarak geri dönebilir. Kısacası, sadece kendi isimize bakalım, etrafa gözümüzü kulağımızı kapatalım ve atlatalım:)

''Seninde ağzından iyi bişey çıkmıyo, hep olumsuzluktan, gerginlikten bahsediyosun'' diyeceksiniz diye daha detaylı yazmıyorum:) Ama birçok astrologtan okuduğum yazılarda daha beterleri var valla! Ben özet çıkardım:)

Bence bu gezegenler o meşhur 21 Aralık'tan sonra kendine gelemedi. Mayalar belki de bu zamanlarda gökyüzünde üstüste oluşacak kötü açıları gördü ve ölücez sanıp öyle yordular:)

Ne diyelim; hakkımızda hayırlısı! Yaz gelsin de gevşeyelim bence artık:)

Huzurlu ve dengeli günler dilerim.
Sevgiler..

NeclaK


GÜNES: Ego, Bireysel Kimlik, Baba ile iliskiler
Yönettiği gün:Pazar - Yönettiği burç:Aslan

AY: Bilinçaltı, Duygular, Sağlık, EQ, Anne ile iliskiler
Yönettiği gün:Pazartesi - Yönettiği burç:Yengeç


MARS: Fiziksel Enerji, Dürtüler, Savasçı olma, Çaba
Yönettiği gün:Salı - Yönettiği burç:Koç ve Akrep


MERKÜR: İletisim, Zihin, Hafıza, Bilgi Alısverisi
Yönettiği gün:Çarsamba - Yönettiği burç:İkizler ve Basak


JÜPİTER: Sans, Cömertlik, İyi niyet, Bereket
Yönettiği gün:Persembe - Yönettiği burç:Yay


VENÜS: Sosyal iliskiler, Güzellik, Arzular, Ahlak, Cinsel hayat
Yönettiği gün:Cuma - Yönettiği burç:Terazi ve Boğa

SATÜRN: Mücadele, Disiplin, Ders verme, Küçülme
Yönettiği gün:Cumartesi - Yönettiği burç:Oğlak

URANÜS: Hareket, Uyanıs, Toplumsal değisim, Yeni ve yaratıcı fikirler
Yönettiği gün:Cumartesi - Yönettiği burç:Kova

NEPTÜN: Derinlik, Hayalgücü, Mistik güçler, Bağımlılık, İnsani Yardımlar
Yönettiği burç:Balık

PLUTON : Dönüsüm,  Yavas ve sancılı değisim
     
















26 Şubat 2013 Salı

Özlem


Özlem başa cıkması zor bir duygu...

Bazen bir şehri, bir semti, hatta manevi değeri varsa herhangi bir eşyayı bile özlersiniz. Ama tabi en çok, sevdiğiniz ve göremediğiniz insanlarınıza duyduğunuz bir histir bu..

İş, eğitim, evlilik gibi sebeplerle sevdiklerinizle mecburi uzaklasmalarınız olabilir. Bu durumda haberlesme ve her fırsatta görüsmelerinizi sürdürerek o özlemi dindirebilir, biraz daha alışabilirsiniz. Fakat söz konusu olan yaşanan herhangi bir olay sebebiyle artık yollarınızı ayırdığınız, bu yuzden özlemekten vazgecmeniz gereken ama gecemediğiniz bir kisi ise bir süre, -hatta bazen cok uzuun bir süre-  içinize oturur.. İyi ya da kötü tüm paylaşımlar, birlikte yaptıklarınız-yapacaklarınız, ''olsaydı öyle derdi/yapardı'' ya da ''şu anda ne yapıyor acaba?''dedirten tüm anlarınız onu özleme sebeplerinizdir..Kimi zaman üzer, ağlatır, kimi zaman gülümsetir..Yaşanmıslığınız ne oranda ise o oranda kendini hatırlatır..

Her iki tarafın da aynı hislerde olduğu, çok özleyip yine de görüşmediği zamanların sebebi nadiren üçüncü bir kisinin engel olmasıdır ama çoğunlukla yasanan birsey  hazmedilemiyordur, gurur yapılmıstır.. O süreçte ne kendini çok üzmeli, ne de öfke biriktirmeli..'böyle olması gerekiyormus demek ki' diyerek sabırla zamana bırakmalı..Yeniden biraraya gelmeleri onlar için doğru ve hayırlı olansa zaten zaman bunu onlara sağlayacaktır.. Bazılarınızın ''bıktım su 'zamana bırak' muhabbetinden dediğinizi duyar gibiyim sanki:) Ama kabul etsek de, etmesek de bu böyle...


Bir de tamamen tek taraflı olan hali var ki , ona pek diyecek birsey yok. Malum insan sevdiğini özler ve kimseye ''niye beni artık sevmiyorsun'' diyemezsiniz, değil mi?!

Ben hiç tanıyamadığım birini, babamı özleyerek geçirdim tüm hayatımı. -öldüğünde henüz bebekmisim- Sesi nasıldı, nasıl bakardı, nasıl yürürdü, nasıl gülerdi hiç bilemedim..Yani demek istediğim istisnai olarak, hiç görmeden, hiçbirsey paylasmadan da yerlesiyor insana bu duygu. Veya paylassan da ölüm ile gelen zorunlu ayrılık her sekilde cok acı ve bir tek o hiç geçmek bilmiyor...


Her durumda yapılacak en iyi sey ilgi alanlarınıza daha fazla yoğunlaşmak sanırım..Hepimizin sosyal yasamında yapmaktan keyif aldığı seyler zaten vardır ama bu hislerin ya da benzer baska sıkıntıların içimizde depreştiği dönemlerde bunları biraz daha fazlalastırmak iyi gelir.. Süreci çabuklastırır, başka cevrelere yakınlaştırır ya da tam tersi daha cok kendinize dönmenizi sağlar -ki bu bazen cok daha iyi gelir...
İlgi alanları da kisiden kisiye değişir tabi. Kimi spor yaparak daha rahatlar, kimi duayla, kimi daha fazla eğlenceyle.. Kimi okumaya, kimi yazmaya kimi de seyahate verir kendini.. Ya da özel yetenekleri vardır, resim yapar, beste yapar, siir yazar, dans eder falan..

Diyeceğim o ki; hayat hepimiz için acılarla dolu.. Ya bütününde ya da, şanslıysanız! sadece bir döneminde mutlaka kendinize göre büyük bir sıkıntınız olur. Mutlaka bir dönem manevi ya da maddi kayıplarınız olur. Bunu çok emin söyleyebiliyorum çünkü ben 36 yaşındayım ve bu yaşa kadar belki milyonla ifade edilecek sayıda insan tanıdım, olmayanını hiç görmedim! sanırım yaşamın formatı bu!;)

O yüzden sahip olduklarımıza şükredip, yanımızda olmayanı ya da olamayanı düşünerek derdimize bir yenisini eklememek lazım aslında. Yani, biraz kaderci yaklaşmalı bence ya da kadere inanmıyorsanız, evren bunu böyle istedi falan diyip kabul etmeli..

''Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar..'' diyor Can Yücel..!

Ben de; ''Sevenler ayrılmasın'' diyorum:)


NeclaK







24 Şubat 2013 Pazar

Kelebeğin Rüyası..



























Bugün, Yılmaz Erdoğan'ın üzerinde uzun yıllar calısıp emek verdiği muhtesem filmini izledim:Kelebeğin Rüyası..Çok etkilendim.Çok ağladım.. Filme gitmeden önce okuduğum yorumlarda çoğunlukla asktan sözettiği yazıyordu. Evet, 
basından sonuna kadar çok güzel ve acıklı bir ask vardı içinde ama benim en cok içime 
dokunan kısmı oradaki iki sairin arasındaki harika dostluktu. Hayata aynı pencereden bakan 
iki kardestiler. İyi günde, kötü günde hep birlikteydiler. Çok vefalı ve samimiydiler. Çok 
parasızdılarlar, çok hastaydılar ama her sartta birbirlerinin cesaretiydiler, umuduydular.. 


Film 40'lı yıllarda geçiyor. O devirde yasamıs olan Rüstü Onur ve Muzaffer Uslu isimli iki sairi anlatıyor. Yani, gerçek bir yasam öyküsü.. Zaten bunu biliyor olarak izlemek insanın içini 
daha cok burkuyor. Neler yasanmıs, ne acılar cekilmis... 
Aslında özellikle etkilendiğim bazı sahnelerden bahsetmek geliyor içimden ama henüz 
izlememis olanlar okursa büyüsü kacar diye tutuyorum kendimi:)

Oyunculuklara gelince, ben bilirkisisi değilim tabi ama birçok film elestirmeniyle aynı seyi 
düsünuyorum: Tüm oyuncular iyiydi ama Muzaffer Uslu'yu canlandıran Kıvanc Tatlıtug bir 
baskaydı. Çok basarılıydı! Ayrıca; bu film için verdiği 17  kiloya rağmen yine çok yakısıklıydı;)

Özetle; herkese tavsiye olunur.Acı da verse ask iyi ki var, bazen çok hüzün yasatsa da 
dostluk iyi ki var ve her zaman gereken değeri görmese de siirler iyi ki var dedirtiyor..Ve 
izlerken sağlığımıza sükrediyoruz bir kez daha. Kendimizin ve tüm sevdiklerimizin.. 

Emeklerine ve yüreklerine sağlık..DVD'sini alıp evde izlemeyin, sinemada görün bence.

Yazımı filmde Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı Behçet Necatigil'in en sevdiğim siiriyle bitirmek istiyorum.

Umut hep bizimle olsun,
Sevgiler.

NeclaK.



Sevgileri yarınlara bıraktınız 
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
 Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı. 
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.