21 Aralık 2014 Pazar

Çay hakkında her şey:)


Böyle bir havada yapılacak en iyi şey, yağmurun sesini dinleyerek çay içmektir. Gerçi güneşli havada yapılacak en iyi şey de çay içmektir. Hatta düşündüm de; ılık havalarda da çay içmek çok iyi şeydir, tatlı rüzgarın sesini dinleyerek. :) Yani çay, tüm zaman ve mekanların olmazsa olmazıdır ve  bir duvar yazısında söylendiği gibi; ''Çay içmek her zaman iyi bir fikirdir'' :)

Evet, yukarıda yazdıklarımdan anlaşıldığı üzere çay, benim için de yurdum insanının birçoğunda olduğu gibi vazgeçilemeyen sabit bir alışkanlık.. Hele de bazı anlarda olmadığında orayı eksik bırakan bir şey.. Tabi en başta kahvaltıda. Ve tatlı yerken. Ve tuzlu yerken. Ve bir dost sohbetindeyken. Ve sevgiliyle deniz kenarındayken. Ve işyerinde çalışıyorken/toplantıdayken. Ve komşu/aile ziyaretlerindeyken. Ve resim yaparken, kitap okurken, yazı yazarken... Yani bence tüm bunlar çay eşliğinde olmazsa anlamı azalır:) Tam  ''biraz abarttım mı ne?'' diycem aklıma Türk insanı olduğum geliyor ve 'yooo' diyorum. Malum, hem abartmayı severiz, hem de tüm dünyada siyah çay üretiminde her zaman ilk 5'de yer alan topraklarda yaşıyoruz. Bi nevi milli içeceğimiz bu bizim sonuçta :) (Ayran halt etmiş:P)

Ben Ramazan aylarında oruç tutan biriyim. Ve hemen hemen her sene ilk günlerinde gidip kendime bi çay koymaya yeltenmişliğim olur. Sonra içemeyeceğimi hatırlayınca o bardakla hüzünle vedalaşma anım içler acısıdır her seferinde:) 'Çay içmeden duramıyorum' diye oruç tutmayan birçok da kişi tanırım. Tabi o kısmı inanç ve iradenin yoğunluğuyla alakalı bence ama o da ayrı bi konu. Demek istediğim; kimisi için de bildiğin sigara/alkol gibi bir bağımlılık bu çay..

**

 Şimdi gelelim asıl konumuza, yani; çayın faydalarına.. Bugün bir sağlık sitesinde birşeyler okurken gözüme çarptı ve çayla ilgili tüm dünyada yapılan araştırmalar sonucu uzmanların ortak görüşlerini anlatan uzun bir yazı okudum. Sizlere de söylediklerini özetle aktarmak istiyorum. Buyrun okuyun öğrenin. Lazım bilgiler bunlar :)
Ama tabi önce bi çay koyun;)


* Demir eksikliği ,Anemi ve Yüksek Tansiyon hastası olmayan kişiler günde 8-10 bardağa kadar  içebilir.(Bu hastalıklara sahip olanlar 3-4 bardağı geçmesin ve mutlaka açık ve şekersiz içsin.)
* Kalorisi yoktur. (Ama İngiliz havasına girip de sütle birlikte içerseniz var tabi.)
* Antioksidan etkisi vardır, yaşlanmayı önler. (Bakınız; dipçik gibi Karadeniz kadınları.)
* Vücudun günlük su gereksiniminin karşılanmasında önemli yer tutar.
* İçindeki kafein sebebiyle daha dikkatli ve uyanık tutar. (Alzheimera karşı bile faydalıymış)
* İdrar söktürücü özelliği vardır.
* Şekersiz içildiğinde diş çürümelerine karşı fayda sağlar.
* Düzenli çay tüketen kişinin bağışıklık sistemi içmeyene oranla 5 kat yüksektir.
* Bağırsaklarda bulunan bir tür zararlı bakteriye karşı koruma oluşturduğu, kalp-damar hastalıkları   ve kanser riskini %30 oranında düşürdüğü, kolestrolü dengelediği gözlemlenmiştir.

 Ayrıca yalnızlığa da iyi gelir diyorlar ;)

***

Zararları da şöyle;
(Aslında bunlara zarardan çok 'dikkat edilmesi gereken hususlar' denebilir)

* Çok sıcak içilince ağız mukozası ve yemek borusu zarar görebiliyor.
* Günde 10 bardaktan fazlası kabizlığa yol açabiliyor.
* Şekerli içenlere -doğal olarak- şekerin vücuda yaptığı zararları veriyor. (Burda çayın bir sorumluluğu  yok tabi, o demiyo içime şeker at diye sonuçta:) )
* Yemeklere yakın sıralarda tüketildiğinde besinlerden aldığımız demirin emilimini güçleştiriyor. (1 saat önce ve sonrası daha uygundur)

Bi de bu uzmanlar bir tüyo vermiş. Çay suyu kaynadığı anda değil de, kaynadıktan sonra 1-2 dakika bekletip (yani fokurdama hali geçip, ısısı 95 dereceye düşünce) demlemek daha iyiymiş. Sebebini anlamadım ama vardır bi bildikleri..

*Son olarak; Yasakları var: Ülser veya Gastrit hastalığınız varsa ve çok ilerlemişse çaydan direk uzak durun diyorlar. Üzgünüm:( Şimdiden beslenmenize dikkat edin ki, bu hastalıklara yakalanmayın. Çaysız yaşayamazsınız bak sonra;)

***

Ve en temelde hepimizin bildiği bir şey var ki, o da; hayatta en yararlı, en iyi, en tatlı, en heyecanlı vs.. görünenler de dahil olmak üzere herşeyin kararında güzel olduğudur. Bırak çayı, bazen ayarı kaçınca sevginin bile fazlası zarar veriyor malum.. Bu yüzden hepinize sonradan 'atarlı' olmamak için, her zaman 'ayarlı' bir yaşam dileyerek bitiriyorum:)

Ve tabi; çayın yareni olan simite de sevgilerimle :)


NeclaK


''İki çay söylemiştik orada, biri açık. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni....'' Cemal Süreyya





4 Aralık 2014 Perşembe

Türkiyem, cennetim..!


Türkiye'miz, hakikaten şarkıdaki gibi -doğal güzellikleri bakımından- cennet gibi bir vatan.. Ama iş siyasi meselelere gelince, her devirde başka bi mevzudan yana çok dertliyiz, mutsuzuz, acılıyız.. Son yıllarda ise, en küçük kurumun idarecisinden en tepedeki yöneticilerine kadar bir çok liderde(!) gördüğümüz ortak nokta; özellikle vicdani meselelerde ipin ucunun hepten kaçmış oluşu! Olanları şaşkın şaşkın izliyoruz. En çok da; bu durumlara şaşırmayanlara şaşırıyoruz ! Gündemimiz her gün değil, her saat değişir oldu artık. Ve bizler de Facebook'ta paylaşmalara yetişemez olduk tabi! Duyarlılık gösterdiğimiz için olanlar bir yana, bazen de fazlasıyla saçmalıyoruz, bunu sürekli söylüyorum, çünkü hemen her gün gözüme gözüme sokuluyor..Yani sizlere ''Cehaletten ve Sabit Fikirden ölecek 1 milyon kişi bulabilirim!'' grubu kurabilirim :)

Misal, bir kısmımızın son haftaki derdi şuydu: ''Papa niye geldi?'' Yahu, niye gelmesin?? Vay efendim ''niye AkSaray'a gitti'' Peki niye gitmesin?
Adam bir din adamı ama bir yandan da bu yaptığı politik bir ziyaret en nihayetinde. Bu ülkeye gelip de bizim iç ilişkilerimizde haksız, yolsuz bulduğumuz olaylara tepki verip, protesto mu edecekti. Misyonu bu mu? Femen kızı mı bu yahu? ''Yok orası haram parayla yapıldı, günahtır girmem'' falan mı diyecekti ya da? Kendisine bir program yapılmış, o da riayet ediyor işte. Basit! Bunu bu basitlikte düşünemeyip de karmakarışık hale getirmiş, yersiz bi şekilde aşağılamış, hadsiz ifadelerle dolu cümleler okudum. Hayretle!

Çok trajikomik kafalarımız var alimallah :P

***

Şu son 2 gündeki en belirgin diğer konumuz da tabi ki: Bedelli Askerlik.. Tabi ki bunun hiç de adil olmadığı fikrine katılıyorum. Fakat yine anlam veremediğim bazı eleştiriler var.
''Askerliğin ya şartları çok iyileştirilsin ya da yapmaya gönüllü olan gitsin, istemeyeni zorla almasınlar. İşi paraya dökmek de nedir?'' derseniz anlarım, saygı duyarım, desteklerim de.. Ama madem -ve maalesef ki- memlekette şartlar böyle, bu parayı verecek gücü olanın bu olaydan muaf hale gelme çabasına niye bu kadar atarlanıyo herkes, onu anlamıyorum bi türlü?? Kim içinde mantıksızlıklar silsilesiyle dolu ve hayati tehlike içeren bir sürecin içine gönüllü ve atlaya zıplaya gider? Hangi manyak? 'Hayır efendim ben gidiyosam illa o da gidecek' tutturması nedir? Kaldı ki, maddi gücü olmayanların hepsi sadece mecburiyetten gidiyor. Bayılarak değil. Biri o bedeli ödeme konusunda kendisine sponsor olsa hemen kabul edecek ve o da gitmemeyi seçecektir. Bu gayet net!  O yüzden ''Bu her türk erkeğinin vatan borcudur, vatan borcu namus borcudur'' ezberlerinden bi çıkın, az bi mert olun, samimi olun. Gözünüzü seveyim!
Ben, sınır dağlarında aylarca soğuktan donarak yaşayan, gözünün önünde arkadaşlarının vurulduğunu anlatan anılar da dinledim, ''sabaha kadar yüzbaşıyla içtim'', ''akşama kadar bilgisayar başında chat yaptım'' gibi anılar da.. Bir de bu açıdan bakarsak; 'adalet' kavramı 'gitmeyen' ve 'giden' arasında ele alınmamalı sadece. Gidenler arasında da ikiye bölünüyor doğal olarak..!

Yani diyeceğim o ki; bu yüzeysel vatan millet aşkı ayaklarını geçin artık! O samimiyet çoook eskide kaldı..Kurtuluş Savaşı dönemlerinde falan. Kimse boş konuşmasın ve kendini kandırmasın lütfen! Artık o 'değerler'e gerçekten 'değer' verilmiyor.. O aidiyet ruhunun yerini dibine kadar maddiyat, o birlik-bütünlük amaçlı politikaların yerini büyükbaşların birbirleriyle girdiği çıkar oyunları aldı.. Açıkça görülmüyor mu tüm bunlar?? Ve hal böyleyken bu kadar ezbere ve sığ bir 'milliyetçilik' kafası neyin kafasıdır?
12 ay gurbet ellere gidince ne oluyor? O genç kişi hayatında bi aydınlama mı yaşamış oluyor. Hayır. Giderken hergün klavye başına 3-5 içi boş laf sallayarak vatan kurtaran tiplerdense, geldiğinde de aynen ordan devam ediyo işte. Olan o.. Oradaki baskıcı ve mantıksız sistemden çıktığında, manevi bi öğreti yüklenerek geri gelmesi beklentisi saçma olmaz mı zaten?
Ben şahsen hiç görmedim. Bu sürecin insana farkındalık mevzuunda hiçbir katkısı yok. Nötr! Bu sebeple; bence bu askerlikle ilgili bilgileri çocukların öğrenim hayatının bir dönemine dahil etsinler, insani şartlarda bir temel eğitim versinler,olsun bitsin..

***

Sanırım ben en sonunda bir parti kuracağım. Ama tabi astroloğuma danışıp, gezegenlerin en uygun göründüğü zamanı öğrenip ona göre işe koyulacağım:) Gökyüzü kalitesi önemli meseledir malum;) Partinin adını da: QKGP olarak düşündüm. ''Q Klavye kahramanları Goygoy Partisi''  Kurmaylarımı da Facebook üzerinden seçeceğim:) Slogan olarak da şöyle bi fikrim var: ''Leyleğin ömrü 2 laklak'' :) Nasıl buldunuz?
Bence epey destek görürüm. Yani en azından Levent Kırca'dan daha fazla oy alacağımdır, orası kesin:)))

***

Her zamanki gibi; Allah sonumuzu hayır etsin diyerek sizlere iyi akşamlar diliyorum:)

Bu arada; bugün Dünya Engelliler Günü. Nam-ı diğer; Engel Tanımayanlar.. Ben de sosyal toplum içerisinde karşılaştığım bir çok engelli kişinin, hiçbir bedensel engele sahip olmayan birçoğundan çok daha güçlü duruşa sahip olduklarını gözlemliyorum. ''Acaba bu durumda, engelinden dolayı daha fazla manevi güç, cesaret ve olgunluğa vardığı için o mu şükretsin rabbine, yoksa bakıp görmeyen, şükür bilmeyen, hep şikayetçi, hiçbirşeyin farkında olmadan boş boş yaşayan öteki engelsiz mi?...'' diyorum!

Özdemir Asaf da demiş ki; ''Bunca boş konuşan insanın arasında dilsiz olmak engel değil, devrimdir..'

Sevgiler..

NeclaK




14 Kasım 2014 Cuma

Necla'nın iç açıcı yolculugu:)


İsmimi rahmetli babam koymuş. Onca seçenek varken 'Necla' aklına nerden gelmiş bilemiyorum. Acaba ilk aşkının adı falan mıydı diye düşünmüyor değilim bazen;) Ve hep merak etmişimdir, 'ne demek olduğunu bilerek mi karar verdi acaba' diye? Çünkü kız ismi olarak kullanılmasına rağmen, Arapça bir kelime olup,  ''Oğul, Soy, Erkek evlat'' anlamına geliyormuş. Ve ben dünyaya bıraktığı tek can olarak o soyu kurutmaya doğru gidiyorum. Yani; ismi bilinçli koyduysa kemikleri sızlıyordur şimdi adamcağızın ;)
Gerçi bu çağda insan biyolojisi değişti. Her yaşta anne olmak kolaylaştı. O yüzden ortalama 3-4 senem var hala soyağacımı dallandırabilmek için:)) Kadere de inandığımıza göre; 'why not' yani;) Neyse; buraya 'Nasip, Kısmet, Hayırlısı' üçlüsünü koyup geçelim. Ama bir gün bi bebişim olacaksa erkek olacak, hissediyorum:) Minik Ali..

***

Yarını Allah biliyor fakat dünümüze dönersek; ismimin 'oğul' anlamının hakkını epey veren bir ergenlik ve genç kızlık dönemi geçirdiğimi rahatça söyleyebilirim:)  Az sayıda kız arkadaşı olan, daha çok mahallenin oğlanlarıyla top oynayan, dolabında sayılı eteği bulunan, cinsiyetinin doğası gereği buluğ çağlarında makyaja, süse püse merak salmak yerine, kıçında bi kot pantolonla macera peşinde koşan, hep kısacık Zeki Müren tipli saçlarıyla gezen bi sokak çocuğuydum:) ''Erkek gibi kız'' deyişinin karşılığı yani..
Allah'tan 21'imde bankacı oldum da, biraz kadına benzemeye başladım:) Topuklu ayakkabıyla tanıştım mesela. Üstünde durduğun süreye göre eziyete dönüşebilme olasılığı yüksek olsa da güzel bişeymiş dedim, sevdim. Seksi falan yani.. uuww beybiii.. ;) Sonra 23 yaşımda da yalnız yaşamaya başlayınca yemek yapmayı öğrendim. Hele de ütü ve temizlik işleri kadın olduğumu çok fena hissettirdi bana yıllardır :)) Çok yol aldım yani, artık epey giderim var ;)

Tabi sadece dışardan görünen halim değil, ruhum da o 'erkek gibi' tanımına göreydi hep: Mert, gözü kara, cesur bir çocuktum. Ama gel gör ki, aynı anda fazla duyarlı ve duygusal bir kişilik olduğumdan çabucak yaralandı hep ruhum. Konu veya kişilere haddinden fazla değer yükleyerek kendime birçok zarar verdim ve zarar verilmesine de kolayca izin verdim bu sayede.. Yaralarım kabuk bağlayamadan tekrar tekrar kanadı, kanatıldı!
Ve dolayısıyla, içimdeki güçlü yanlarla tezat düşen bu haller yaşamımda her zaman en büyük handikapım ve en derin üzüntülerimin müsebbibi oldu..

***

Bir süredir kendimle ilgili bu mevzuya kafa yoruyorum. Açıyı değiştirdim, dışardan baktım, bol empati yaptım, bazen inziva yaşayarak, bazen sosyal yaşama karışarak yakın ya da uzağımdaki insanları gözlemledim ve o hiç bitmeyen iç yolculuğumun yönünü bu alana yoğunlaştırdım. Ve yakın zamanlarda, son yıllardaki 8537. hayal kırıklığımı -tabir-i caizse son kazığımı- da her zamanki ''vay bee, hakkında ne kadar da yanılmışım'' repliğimle yaşayınca, tepemde bir ampül yandı ve dile geldi: ''Öyle şaşkın ördek gibi bakacağına, artık bu kısır döngüye bir son ver!'' dedi bana!!
Yani; sanırım köprüden önceki son çıkışı yakaladım artık.. Eski yaralarım kuruyarak dökülüyor ve yenisine hiç kolay izin vermeyeceğimdir. Çünkü; bıktım! Çünkü; kabuğum sertleşti! Çünkü; öfkeliyim! Ama bir başkasına değil, kendime karşı öfkeliyim.
Duygularımı kontrol altına almayı öğrenmekte bu kadar geciktiğim için..
Gözyaşımı hakedecek daha anlamlı hüzünler varken, çoğu kez yersiz ve haddinden fazla akıttığım için..
Bazısını yanlış yere konumlandırdığım veya konumlandırıldığım yeri bilemediğim için..
'Özverili Olma' hali *hep* tek taraflıysa onun adının 'Gerizekalı Olma'ya dönüştüğünü, İnsanoğlunun bencilliğini, ve de Doğru/adil olanı değil işine geleni yapıp/söylediğini sık sık unuttuğum için...
Çok öfkeliyim.!

Ve; yaşamımdan geçerken bunları bana -canımı yaka yaka- öğretip, sonunda bu kabullenişe ulaşmamı sağlayan herkese selam olsun. Teşekkürü borç bilirim!! İç yolculuğumun içini açtınız...

***

Özetle; ben kendime mutluluğun resmini çizdim, şimdi de o taslağı şekillendiriyorum:) Yanımda olmak isteyen boyalarını kapsın gelsin, bi fırça da o atsın;) Ve Candan Erçetin'in o şarkısındaki gibi;

''Gelenin de,
 Gidenin de,
 Dönmeyenin de,
 Canı sağolsun...''


NeclaK


''Bu kadar ucuz mudur insan hayatı? Değmeyecek geçici şeyler uğruna harcanacak kadar...'' Platon







2 Kasım 2014 Pazar

Sabır!



''Hayat kısa / Kuşlar uçuyor..'' Neden? Çünkü konacakları dal kalmadı hayvancıkların. Kestiler hepsini! Onlar da boyna uçuyor işte..

Evet, anlaşıldığı üzere memleketteki bu gidişe isyanım var! İnsanlara yapılan fiziksel, ruhsal, her türlü bireysel/toplumsal haklarla ilgili eziyetleri zamanla çok olağan şeylermiş gibi sindirmemizin, birer makinaya dönüşmemizin beklentisi yetmiyormuş gibi, bu tip doğa katliamlarıyla da aldığımız nefesin kalitesini düşürerek, alabildiğimiz(!) kadarıyla yetinmemiz isteniyor. E tabi, yetinmeyi bilmek önemli mesele! İktidar sahipleri çok dindar ya, böylece bizlere şükrü ve sabretmeyi öğretiyorlar.. Mesela;

* 'Yeni Türkiye' sloganıyla yola çıktık, zulüm şeklinde level atlıyoruz..Şükür..!
* 21.yüzyılda yaşıyorken(!) şehirlere metro ve yeni yollar yapılması çok acaip, ekstra, beklenmedik bir olay! Varsın diğerleri uzaya gitsin, bizim için bunlar hizmette uzay zaten.. Şükür!
* Gerçi düşünüp taşınıp bizlere maaş diye belirledikleri o paralar 18.yüzyılın geçim şartlarına uygun ama olsun.. Sabır!
* Ağır, riskli ya da erken müdahale gerektiren hastalıklara sahip olanlara ise, özel hastanenin kapısından geçemeyeceği için devlette sırasını beklerken hala ölmediği için, hem Şükür, hem Sabır!!

Bunlar sadece bir kısmı. Daha naapsın bu devlet bize? Şunları yazarken bile maneviyatım yükseldi valla..!!

Bu sabah arkadaşlarımla kahvaltıdaydık. Son keyif çaylarımızı içerken gazetelere bir göz atalım dedik. Ama ne keyif! İlk sayfada malum surat, resminin altında da her zamanki malum cümlesi: ''Sabrımızın sınırı var!'' Özellikle son yıllarda en çok duyduğumuz, sayısı ortalama 15 civarlarında olan sabit laflarının listesinde ilk 3'e girer bu bence.. Ama benim Top 10 listemde 1 numara: ''En iyi biz biliriz, biiizz'' beyanıdır. O dağarcık, o birikim, o özgüven..! İnsana 'Hey maşşallahh' dedirtiyor adeta!!

***

Ben siyasi içerikli yazı yazmayı hem ilgi alanım olmadığı, hem fazla bilmediğim, hem de -anladığım ve farkında olduğum kısmında- hiçbirine inanmadığım için tercih etmem. Gerçi zaten olan biten fazla derin bilgiye ihtiyaç duymayacak şekilde gözümüzün önünde. Üstüne daha ne eklenir ki? Ama gerçekten insanın 'sabrının bir sınırı var'!! Doluyor, taşıyor, doluyor, taşıyor.. Giderek azalan umut, paylaşınca biraz çoğalır gibi geliyor işte bazen..
Ama insanların sosyal medyadaki; içeriği güya 'duyarlılık' göstergesi olan mesajlarının sadece cahilce içini dökme, küfredip rahatlama, bir 'tık'la paylaşıp aynı saniyede mevzuyu unutma ve o -saygısızca- sabit fikirli hallerinden de içim şişiyor!
(*Tabi bunları, temel, genel geçer değerlere sahip, kendisinin ya da beğendiği başka birinin fikrini, önerisini paylaşan, yüzeysel karakterde olmayan kişileri tenzih ederek söylüyorum*)
Adam bir şehit annesinin acılı yüzünün fotoğrafını koyup üstüne 2 kelime sallıyor, vatandaşlık görevini tamamlıyor. 1 dakika sonra 'gerçek' duyarlı biri onu görüp, belki de etkisiyle gözyaşı döküyorken, o açıyor Instagram'ı koca memeli yabancı uyruklu bi hatun bulup onun fotoğrafını 'like'lıyor. Hooop, kafa değişiyor, meseleler bitiyor..!! 

***

Uzun lafın kısası; bence bu 'Yeni Türkiye' bebeğimizin göbek adı: ''Müteahhit Cumhuriyeti'' konulsun. Ali Ağaoğlu da manevi babası olsun. Çıtır sevgililerinden birine de 'Anne' deriz. Kendimize birer oksijen maskesi alır, metroya bineriz ziyaretlerine gideriz arada bir. Onlar rezidans yapar, biz kerevetine çıkarız. Öyle mutlu mesut yaşarız.. Çocuklarımız büyüyünce de onlara Instagram'dan ağaçların fotoğraflarını gösteririz, ufo görmüş gibi bakarlar..

Hoop, bakın benim kafa da değişti.. Yandı devreler..

***

Hiçbir şey bir anda iyi olmayacağı gibi, bir anda kötü de olmadı. Kimimiz -işimize öyle geldiği için- bilerek, kimimiz de bilmeyerek izin verdik/veriyoruz belki de! Hepimiz bireysel olarak biraz bunun üzerinde düşünelim derim..! 

Kavuşma hayalim; Medeniyet,
Allah'tan dileğim; Sabır!


Güneşli günler,

NeclaK



8 Ekim 2014 Çarşamba

Ekim ayı 'Bittik' ayı :/


Takip ettiğim astrologların hepsi  2 senedir 2014 yılının Ekim ayının en kötü etkilere sahip ay olacağını söyleyip duruyordu. Dünyada özellikle 2012 yılında başlayan kötüleşme sürecinin giderek çoğalacağı, bu Ekim'de ise tabir-i caizse; coşacağı yönünde tahminleri vardı hep. Dünyanın (ve ülkemizin) halihazırdaki durumuna bakacak olursak pek yanıldıklarını söylemeyeyiz herhalde?!

Meşhur Maya'ların 12 Aralık 2012 kehanetinden kastının; 'o günden sonra aslında dünyanın -ve insanlığın- bir sona değil de, farklı bir aydınlanma yoluna doğru gitmeye başlayacak olması' olduğu yönünde iddialar da var. Yani; astrologlara göre Mayalar; ''önce, çok sancılı bir sürecin başladığını, kötünün son gücünü kullanacağını, çıkarları uğruna gözünü karartarak türlü oyunlar oynayacağını, sonra da zamanla nihai sonuca; yani huzura ve adalete kavuşulacağını'' söylemişler aslında.. Bunca büyük acılar, savaşlar, dökülen kanlar bunun içinmiş..miş!?
O kavuşulacağını öngördükleri güzel günler hepimiz için ne kadar da ütopik şu anda değil mi?! Bu mayaların torunlarından falan gelen yok mu hiç acaba günümüze? Bi soraydık, ataları  o 'adil dünya' ya kaç vakte kadar varırız demişler acaba?  'Hedef 2112' falan mı acep?!

***

Neyse; mevcut astrolojik öngörülere dönersek, durum şöyle:

Bugün saat 13:50 de Koç burcunda bir ay tutulması gerçekleşti. Benzerine çok nadir rastlanan ve kırmızı renk alacağı için ''Kanlı'' olarak ifade edilen ''Ay Tutulması'' nın etkileri sadece belli bir burcun mensubu kişiler değil, tüm insanlık tarafından +/- 3 gün yoğun şekilde hissedilecekmiş. (Sadece Koç, Terazi, Oğlak ve Yengeç'leri bi 'tık' daha gerebilir diyolar)
Koç burcunun yöneticisi olan Mars, savaş gezegenidir! Hayatlarımızda  her türlü çatışma, tartışma, uzlaşmadan uzak tavırlar, sabırsızlık, fevri haller vuku bulacaktır.. Geneldeki etkilere müdahale şansımız olmasa da özelde olabilecekleri kontrol altında tutmak için uzak durmakta ve mümkün oldukça susmakta fayda var! İlişkiler kopma noktasına gelebilir,  işlerimizde de dikkatimiz çok kolay dağılabilirmiş, bunlara engel olmaya çalışmalıymışız.. Ama bir yandan da, bu dolunayın -ani alınmış değil de, üzerinde önceden düşünülmüş bir karar ise- sürüncemede kalmış olan iş, ortaklık, evlilik veya benzeri her türlü ilişkiye son vermek için de uygun zaman olduğu söyleniyor..

Bu tutulma bir 'Uranüsyen Tutulma'ymış. O ne demek bilemedim? Uranüs Kova'nın yöneticisidir, 'Değişim-Dönüşüm'ü temsil eder. Dolayısıyla Kanlı Ay'la birleşince bu dönüşümün pek olumlu yönde ya da kolay olmayacağını anlatmaya çalıştıklarını tahmin ediyorum! Değişim mücadelesi verenlerin ağır bedeller ödediğini görüyoruz malum :(

Ayrıca; yine geçen hafta  Akrep burcunda gerilemeye başlayan Merkür de,  yanlış anlamalar, ifade sorunları, gelemeyen haberler, gidemeyen mailler, bozulan cihazlar vs. gibi her türlü iletişim problemlerine yol açacaktır. Bu etkiler ayın 25'ine kadar sürecek. O zamana kadar ''Yeni başlangıçlar yapmayın, yeni cihaz almayın, imza atmayın, ortaklık kurmayın, varolanlarla arayı iyi tutmayı becerin,yeter'' diyorlar:) Geçmişten kalan ertelediğimiz işleri halledip bitirmek için iyi zamanlarmış, bir de değerli eşyalarımızın kaybolma ihtimali olduğu gibi, bir önceki retroda kaybolan eşyalarımızın ortaya çıkması da muhtemelmiş..

Hayalgücü ve bilinçaltı'nın yöneticisi Neptün kendi yönettiği burç olan Balık'ta geriliyor. Kasım ortasında bitecek. Ve bu da birtakım bağımlılıkların ve depresyonların artması demektir. Gerçekçi ve mantıklı olmakta zorlanırız, farkında olmadan hayal dünyasına çekiliriz. Dolayısıyla da hayal kırıklıklarımız artar. Dikkat! Bu dönemde rüyalarımız da ön plana çıkar, onlara da dikkat.. İşaretler gelebilir;)

***

Ve tabi ki 'Gerileme' dedince akla en çok gelen, o halkası kopasıca, her türlü zorlanmanın ve disiplinin gezegeni olan Satürn ise şu anda Akrep'te Retro halinde! Akrep'in de yönetici gezegeni tıpkı Koç'ta olduğu gibi; Mars!
Bu Satürn denen zıkkım, adeta bir Alman mürebbiye gibi! Bir burca (yani o burcun mensuplarına!) sinsice girer, senelerce çıkmak bilmez, anasını ağlatmadan gitmez! 2009-2012 arası öz burcum Terazi'deydi, 2012-2015 arası ay burcum Akrep'te, ve gelecek yıl gireceği Yükselen burcum olan Yay için de alıştırma yapıyor! Yani 2018'de hala sağ kalmışsam 'Galaksi Onur Ödülü' nü hakederim bence..!!

***

Bu kötü Ekim kabusu bu kadarla bitti sanmayın tabi. Bir de okkalı kapanışı var: 23'ündeki Akrep burcunda Güneş Tutulması ile! Yani yine devrede Mars var! Öngörüler yine savaş, dram, kahır üzerine :/  Finansal anlamda da dikkatli olmamızı öneriyorlar, paramızı çarçur etmeye meyilli olabilirmişiz. Hesaplarınızı iyi yapın, tutumlu davranın, borç/alacak ilişkilerine imza atacaksanız Kasım'ı bekleyin diyorlar.
Ve bir de, gizli kapaklı çevrilen işlerin ortaya çıkması söz konusu imiş bu tutulmada! Kirli çamaşır sepetlerinize dikkat edin! Hele de,yalan-dolan işlerine hiç girmeyin. Ve unutmayın; '2 kişinin bildiği sır değildir':))

Bir de iyi haber var aslında, Aşk gezegeni tatlişko Venüs şu an Terazi'de, Şans gezegeni ballı Jüpiter ise Aslan'da.. Jüpi Kasım'dan sonra da uzun aylar boyu orada kalacağı için zamanla şans verecektir Aslan ve karşıt burcu Kova'lara.. Fakat gel gör ki, zavallı Venüs'ün vakti dar. Ay sonuna kadar Terazi'de kalacak. E bu Ekim ayı da böyle acımasız olduğundan dolayı bütün agresif gezegenlerin altında ezilip zayii olup gidecek gibi görünüyor.. Bi söz hakkı verseler; ''Savaşmayın, sevişin'' diyecek zavallıcık ama nafile, aradı kaynadı güzelim yıldız.. Ooff..ooff...
Anlayacağınız bizim aşka dair umutlar yine başka bahara kaldı..Neyse, sağlık olsun.. Gerçi ben rüyamda gördüm ama.......neyse.. dağıtmayalım konuyu ;)
( İşte bunlar hep Neptün:P)

***

Kısacası; tüm galaksi toplanmış bizlere nanik yapıyolar! Bi nevi; ''Atlatabilirsen Ekim'e.......'' diyorlar:/ Yani gökyüzü bulunduğu bu eylemlerinde bizi pek takmıyor, biz bir şekilde kabullenmek ve direnmek zorundayız.. Ama astrologların bu olan bitenlerle ilgili ortak fikri birazcık Maya'larınkine benziyor. Daha sonrası hakkında şu tip yorumlar var:

''Tüm bunlar herkes için bir eğitim-öğretim süreci / sonrasında daha fazla güçlenme var / artık kimse görmek istemediği gerçeği paspas altı edemeyecek /  herkes yüzleşmeyi *mecburen* öğrenecek! / bunlar hayatlarımız için zorlu ama önemli basamaklar / hem bireysel hem toplumsal ilişkilerimizde  farkındalığımız ve duyarlılığımız artacak / yaşam kalitemiz artacak / maneviyatımız çoğalacak / yanlışı yapan, yanlışa sürükleyen, yanlışa prim veren eskisi gibi yer edinemeyecek, artık dışlanan onlar olacak... ''  vs..vs.. Yani giderek dengelerin terse döneceğini, kötünün zayıflayıp iyinin güçleneceğini söylüyorlar. Tabi, biraz daha uzun vadede..Yani; güçlü kalmayı başaranlar Nietzsche'nin ''Öldürmeyen darbe güçlendirir'' sözünü yazıp duvara assınlar diyorlar:)

Ben de doğum haritasında Akrep burcu yoğunlukta olan bir amazon olarak olarak ahan da şuraya yazıyorum:  ''Dönüşüm muhteşem olacak uleyn'' ;)

***

Başlarda da söylediğim gibi; bu ay içinde üstüste gerçkleşen bu tip gökyüzü hareketleri çok ender rastlanan şekildeymiş. Ve o da bizleri buldu.. Bunlara denk gelmediğimiz yüzyıllarda yaşasaymışız, eyiymiş:/ Bence özellikle bugün içimize dönelim, bol bol dua edelim. Ay duygularımızı yönetir malum..

Allah hepimizi yaşadığımız 'şer'lerdeki 'hayır'lara bir an önce ulaştırsın inşallah..


Sevgiler,

NeclaK


6 Ekim 2014 Pazartesi

Pek Yakında..


Bugün Cem Yılmaz'ın yazıp, yönetip, oynadığı ''Pek Yakında'' filmini izledim. Çok sevdim. Hem eğlenceli, hem duygusaldı. Tipik Cem Yılmaz tarzı yani.. Fakat, gala gecesinden çıkan bazı ünlülerden duyduğum ''Cem'in şimdiye kadarki en güzel filmi'' yorumlarına katılmıyorum. Daha kötü değil  ama 'en güzel' denecek kadar fark atmış da değildi bence. 'Diğerleri gibi güzeldi' ya da 'Hepsinin yeri ayrı' diyebilirim ben..

***

Oyuncuların hepsi iyiydi ama ben en çok Zerrin Tekindor'a bayıldım. Oynadığı rolün hakkını her zamanki gibi çok iyi vermişti. Ozan Güven'in oyunculuğunu normalde çok fazla beğenmem ama burda diğerlerinden iyiydi. Çok popüler olan, sonra bir olayla çaptan düşmüş bir aktörü canlandırıyordu. Ünlüler dünyasının vefasızlığına dair dokundurmalar yapılmıştı onun karakteri üzerinden.. Bir de, son zamanlarda Türk filmlerinde pek çok yer almaya başladığını gözlemlediğim kendiyle yüzleşme sahnesi vardı dikkatimi çeken. Kısaydı ama güzeldi. İnsanımızın en aciz kaldığı konu bence bu 'Yüzleşme' olayı.. Sinemada, tiyatroda bolca değinmekte fayda var. Belki bir işe yarar!

Cem Yılmaz ise, ''Her şey Çok Güzel Olacak'' ve ''Av Mevsimi''  filmlerinde olduğu gibi yine, 'kendini ayrılmak isteyen eşinin gönlünü kazanmaya adamış' bi adamı canlandırıyordu. Neden bu rollerde ısrarlı onu bi türlü anlamadım. Gerçek yaşamında ilişkilerinde tutturamadığı istikrar ve o yoğun sevgi bağı olayı bilinçaltında fena yer etmiş herhal:) Tabi kimsenin içinde ne yaşadığını bilemeyiz ve yargılamak da düşmez ama ekranlardan böyle yansıyor bizlere.. Adamın kafa hepimizden farklı çalışıyor malum, belki ondandır:)
Ama neyse, olayın magazin boyutuna fazla girmeyeyim :)

***

Filmin içindeki ürün reklamları epey fazla. Pepsi, Yedigün, Turkcell vs.. Sponsorlar masraftan kaçınmamış yani:) Ama Cem onları da her zamanki zekasıyla eğlenceli şekilde yerleştirmiş filme.
Bir de, filmin içinde -Cem Yılmaz'ın hep yaptığı gibi- peşpeşe yapılan ince espriler var.  Birine gülerken diğerini kaçırmayın diye söylüyorum. İçi boş replik pek yok ve alt mesajı pek bol.. Hastane sahnesinde de 2 ayrı konuk oyuncu var. Biri ''Herşey Çok Güzel Olacak'' filmindeki bir anın aynısının kullanıldığı bir sahnede yer alıyor. -ki benim çok sevdiğim bi sahneydi- Diğeri de hastaya gelen ziyaretçi olarak.. İkisi de çok tatlı olmuştu..
Özellikle korsan DVD olayı ile ilgili filmin başlarında epey eğlenceli replikler var. Zaten Cem Yılmaz'ın canlandırdığı karakter  'Korsana Hayır' diyen bir korsancı :) Ama 'Yerli Filmlerde Hayır' diyor! :) Ben de o yüzden filmden sonra evime dönerken semtimdeki her zaman DVD aldığım korsancı abiye uğrayıp gönül rahatlığıyla 5 tanesi 10 TL.'ye yabancı film aldım:)) Hatta böyle bi filmden çıkıp üstüne adama ''siz eskiden pasajın girişindeydiniz, niye böyle diplere taşındınız'' diye sorduğumda yakın zamanda belediyeden gelip yüzlerce filmlerini topladıklarını öğrenmem de epey manidar oldu :P Onun adına üzüleyim mi, kendimden mi utanayım bilemedim.. Sonra her zamanki gibi içimden ''Naapalım canım, sinemaları ucuzlatsınlar, ben de sanata ve emeğe saygılı duruşuma devam edeyim'' diyerek kendimi rahatlattım:) 100 TL. mi vereyim yani 5 filme?

***

Pek Yakında'nın  beni en etkileyen sahnesi en başlardaydı. İzlemeye giden olursa sakın ola geç kalıp ilk dakikaları kaçırmasın. 'Eşkiya' filminin en duygusal sahnesinin canlandırması vardı orada. Çok güzeldi..O film benim  Top 10 listemdedir her daim..
Ve ikinci yarıya benim için damgasını vuran Mazhar Alanson'un ''Neden Bana Aşk Şarkısı Yazan Çıkmaz'' adlı şarkısıydı. Sözleri, müziği, Mazhar'ın güzel sesi...Hepsine bayıldım..  Filme gitmeden önce Cem Yılmaz'ın Facebook sayfasında zaten görmüştüm. Tekrar tekrar dinliyordum birkaç gündür. Filmde bi daha etkilendim.. Gitar yerine piyano eşliğinde hayal ettim o şarkıyı. Keşke o versiyonunu da yapsalar, çok yakışır bence.. Sözleri şöyle:

Bu koşuşma hiç mi durmaz,
Aşık olsam kimse duymaz,
Bu çölde senden başka gül açmaz.
Neden bana ask şarkısı yazan çıkmaz..

Günler sayılı hiç şaşmaz,
Akar gider, soru sorulmaz,
Senin yerini hiç kimse dolduramaz.
Neden bana aşk şarkısı yazan çıkmaz..
.....
Benim de aşk şarkısı yazanım çıkmadı ama adıma yapılmış bir -hatta iki- ayrılık bestem var. Benim için çok  özeldir, ara ara dinlerim hala.. Zaten belki o yüzden çok sevmişimdir bu şarkıyı. Sonuçta şairin dediği gibi: ''Ayrılık da sevdaya dahil'' değil mi ? Neyse, konumuz bu değil:) Sonuç olarak; Pek Yakında'ya gidin derim. Sıcak, eğlenceli, tatlı bir film.. Birlikte izlediğim arkadaşımla film çıkışı Cem Yılmaz'ın bu ''10 parmağında 10 marifet'' halinden konuşup bol takdir ettik kendisini:)
Belki korsanı çıkınca alıp bi daha izlerim:) Sinemada izleyerek emeğin hakkını verdiğim için bu da benim hakkımdır artık, di mi yani? ;)

Sevgiler,

NeclaK






11 Eylül 2014 Perşembe

Sanatçı ruhum:)



Yönetici gezegeni Venüs olan bir burcun mensubu oluşumdan dolayı olsa gerek, sanatın hemen hemen her dalına karşı sevgim var. Kimisine de sevginin yanında ekstra ilgim ve hayranlığım..  Bir türlü ısınamadıklarım ise; Opera, o tuhaf şekillerine bi anlam veremediğim Heykel ve bi değişik tarzda kendinden geçmiş insanlar topluluğunun yaptığı hareketlerden oluşan Modern Dans gibi daha bi entellektüel dallar.. Tabi bu benim anlayamamdan kaynaklıdır kesin. Ya da cahil kalışımdan. Yoksa saygım sonsuz yani:) Hepsini 1-2 kez izlemiş/görmüşlüğüm var ama ruhumda yol açtığı darlanma hali tarifsiz:)
Hayatımda ilk izlediğim opera aynı zamanda biraz tiyatral olduğu için nispeten keyifliydi. Sıkılmadan sonunu getirebildim fakat diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim:/  İkincide derin bir uykuya geçmek üzereyken yanımdaki arkadaşımın dürtmeleriyle direnerek ayakta ( ve hayatta) kalmayı başardım. Üçüncüde ise, yanımda en yakın arkadaşımı da 'hayatta herşeyi bilmek görmek lazım, tercih etmesen de gel, tecrübe olur' diyerek zorla sürükleyerek götürdüm ve zavallıcık ilk yarıdan sonra nişanlısını arayarak 'gel beni burdan kurtar' diye isyanını haykırdı ve ikinci yarı sergilendiği sıralarda biz sahilde dürüm yiyorduk :)) Hepsine de içinde yer alan bir oyuncu ya da yönetmeninin özel davetiyesi ile gittim, Bu da benim için ayrı bi şeref mi, utanç mı tartışılır tabi bu şartlarda :)
Yıllar önce tanıdığım bir ressam bana ''Sanatçı, herkesin baktığına farklı bakan, herkesin gördüğünü farklı görendir'' demişti. Hatta benim de bu ruha biraz sahip olduğumu düşündüğünü söylemişti ama orası tartışılır tabi;) Belki beni tavlamak için falandı, bilemedim:))

Ama söz konusu; tiyatro, müzik, bale-tango vb. klasik danslar, halk danslarının bir kısmı ve resim ise akan sular durur benim için. Her biri ayrı bir keyif, ayrı bir haz.. Ruha şifa, derde deva:) Bunlar hayalgücünü ve genel kültürü geliştirir, algıyı açar, insana derinlik katar..

***

Benim farkettiğim kadarıyla;) Rabbim bana  ne öyle güzel bir ses vermiş, ne de başka herhangi bir dalda doğal bir yetenek :/ Gerçi içinde bulunduğum yaşam koşulları da gidip sevdiğim bir dalda -en azından hobi olarak yapmak için- bir eğitim almaya izin vermedi pek ama ben de kendime güvenemediğimden olsa gerek bazı kurumların sağladığı daha kolay şartlara dahil de olmadım şimdiye kadar..
Ama bu hafta ruhumun derinlerinde bir yerlerde gizlenmiş bi Picasso varsa artık ortaya çıkarmanın vakti geldi dedim ve belediyenin açtığı ücretsiz resim kursuna kaydoldum:)) Birkaç aya kalmaz Beyoğlu'nda sergi açarım zaar:)

Resimle aktif ilişkim 20 yıl önce lisede sonlanmış olsa da, hocamın bana birkaç kez ''woow, harika olmuş'' demişliği ve resmimi ilgili dönemde okul içindeki sergiye seçmişliği vardır. Bu da yeterli bir motivasyon yani :P Bu 20 yıl içerisinde de çok boş durmayıp, yeğenlerimle bol bol güneş, bulut, çiçek falan çizdim:) Gerçi geçenlerde 2,5 yaşındaki yeğenime heyecanla 'baak sana yıldız yaptım' dediğimde kaygısız bir bakış atıp 'hıı' diyerek resim defterinin sayfasını hoyratça çevirdi ama olsun, bence o da yakında başarılarımla gurur duyacak:)
Bir de minik orgunda ona 'do bir külah dondurma' şarkısını çalıyorum bazen, onu seviyor, dinliyor:)

Aslında hiç sanatsal çalışma tecrübem yok değil ama kısa süreli oldukları için pek hakkını veremedim. O yüzden çok değinmiyorum. 2 ay halk dansları, 2 ay tango, 1,5 ay da fotoğraf dersi aldım. Aklımda kalanlar ise; Ege yöresinin 2 tane efe figürü, tangonun duruş& tutuş şekli ve başlangıç adımları, fotoğrafın da o makinaya eşşek kadar objektifi takınca ne kadar ağır bişey haline geldiğidir:) Son derste ''Amaaann, benim zaten fotoğraf gözüm var kardeşim, varsın profesyonel olmasın. Iphone'umla çeker, renkleriyle oynarım, nedir yani?'' diye kendimi kandırarak o çileli teknik eğitim sürecine son verdiğimi hatırlarım bir de :)

Ama sorarsanız tiyatrocu olmak çok isterdim. Hobi olarak da değil, direk mesleğim olsun, aşkla yapayım. Bir de keman ya da piyanoyu harika çalabileyim. Ama diyorum ya, bazı şeyler doğuştan geliyor bence..
O yeteneklere sahip olanlara hep imrenmişimdir.

***

''Sanat kainatın içindedir. Sanatkar bunu oradan çıkarabilendir'' demiş bir düşünür. Çok şükür onu bize verene ve ne mutlu ortaya çıkarabilene.. Dolayısıyla da; saygı ile, sevgi ile, onu gören, izleyen, dinleyen bizlere..
Kendimiz icra edemesek de, edene hakettiği değeri verelim ki, birçoğumuz için yaşama tutunmanın zaten zor olduğu bu dünyada Ata'mızın dediği gibi; hayat damarlarımızdan biri daha kopmasın..

Sanatla dolu günleriniz olsun.
Sevgiler,

NeclaK

1 Eylül 2014 Pazartesi

1 Eylül günlüğü:)


Şarkılara, şiirlere en çok konu olan, huzurla hüznü aynı anda yaşatan, ardından gelecek olan kışa rağmen her gelişinde içime nedensiz umut tohumları eken, sarartıp kurutacağı yapraklara rağmen hep sanki 'büyülü bir aşk' yeşertecekmiş gibi hissettiğim hazan mevsimi bugün başladı..
Onu, uzun yıllar sonra ilk kez bir yazımı Bozcaada'ya gidemeden geçirmiş olmanın verdiği  burukluğumla karşılıyorum:( Bu sebepten eksik kalmış hissetsem de yine de; hoşgelmiş en sevdiğim ay, hoşgelmiş doğduğum mevsim olan tatlı Sonbahar... Ve artık lütfen;  hayatıma HoşgelSİN daha mutlu, daha sabırlı günler, sevgi ve sadakat dolu yürekler..!
Haydi llililili yaarr :))

***

Dikkat ettim de, biz insancıklar nedense bir döngünün başlangıç günlerinde evrene daha çok dilekler ve pozitif enerjiler gönderiyoruz. Hani şu karma,çakra,makra tarzı felsefe akımlarındaki o gösterip de vermeyen cinsten olan, gönderip geri alamadığımız, uzaylıların yediği o enerjilerden:)
Şaka bir yana, bu gerçekten hep böyle olmuştur. Her türlü zaman diliminin 'ilk' gününde herkes kendi inandığı şekilde daha fazla isteklerde bulunuyor. Mesela, ramazan ayındaki o manevi odaklanmanın en yoğun halini 'ilk' günlerinde yaşarız en çok ve tüm diğer günlerine nazaran daha çok dua ederiz.  Yeni bir ay ya da yıl başlar, hepimiz tüm beklenti ve umutlarımızı 'ilk' gününde dile dökeriz bol bol..Veya en basitinden, her Pazartesi 'iyi haftalar' iletileri yazarız sosyal medyada..
Bunlar dilimize ve alışkanlıklarımıza bilinçsizce yerleşmiş şeyler midir, yoksa gerçekten o günlerde yenileniyor muyuz, bazı kapılar mı açılıyor bizlere? bilemedim? 'Yeni bir aya/haftaya geçmek' dediğimiz takvimde bir yapraktan ibaret sonuçta.. akan zamanın bir sonraki günü ve gecesi.. O halde neden ekstra anlamlar yükleriz ki? Mistik bir durumu mu var acaba? Haftanın 'ilk' günü. Mevsimin 'ilk' günü. Günün 'ilk' saati.. vs..vs..
Anlayacağınız; yine kafamda deli sorular var:) Ne yapayım? Biriyle bu tip şeyler konuşmaya kalkışınca bana deli diyorlar sonra. 'Başka derdin mi yok' diyorlar. Ben de buralara yazarak deşarj oluyorum işte.. Yalnızlık zor zanaat biliyonuz mu? Boş vakit de bol oluyo. Akvaryumdaki balıkla muhabbete kadar vardırabiliyor insanı! Allah düşmanıma vermesin:))

***

Ama tabi benim de -sebebini bilemesem de- o 'ilk' lerden biri olan bu 1 Eylül ve başlayan Sonbahar'a dair içimden geçen yoğun dileklerim var:

Artık üzücü kayıpların olmadığı, kimsenin arkasında durmayacağı sözler vermediği/eylemlerde bulunmadığı, özellikle duygusal zaaflardan yaralamadığı, sevdiklerimin terkedip gitmediği, gidenin geri döndüğü ve dostun dosta yalan söylemediği bir yaşamın başlangıcı olsun bugün, bu an..!
Tabi her zaman önce kendimin ve sevdiklerimin sağlığına/rızkına sonsuz şükürler.. Ve Allah'ın yeryüzündeki birçoklarına nazaran bana daha fazlasını bahşettiğini hissettiğim bazı vasıflar için ise ekstra teşekkürler:) Her 'artık tükendi' dediğimde yeniden içimden bir yerden ortaya çıkan gücüm, o güçle külden kora dönüşebildiğim tüm zamanlarım, bana, sevdiğimi de, kızdığımı da gocunmadan, karşılık hesaplamadan söyleten cesaretim, her daim sağlam vicdanım...

***

1 Eylül biliyorsunuz ki aynı zamanda Dünya Barış Günü. Fakat dünyanın haline bakınca kutlamak değil ağlamak geliyor içlerimizden malesef.. Ben, dünyada bu hale sebep olan ve sürdürenlerin uyguladıkları salt menfaat üzerine kurulu politikalarının değişeceğine inanamıyorum pek ama belki gelecek nesiller ya daha bilinçli olmaktan ya da artık bu gidişten bıktığından dolayı barış filizini en azından biraz olsun yeşertecektir... Umarım...!

Tabi bireysel manada evrensel olana nazaran her zaman daha fazla 'Umut' var içimde. En azından bir 'tık' üstünde yani:) Fakat sorun şu ki; zaman kimseyi beklemiyor..! Nietzsche'nin dediği gibi:

''Öyle bir hayat yaşadım ki ,
son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım !''


Bazen birinin yaşamına varlığımız gerekir, bazen küçük birkaç dokunuşumuz, bazen tek bir sözümüz.. Her hangisi ise, geç olmadan hayata geçirelim ve bu vesileyle verdiğimiz huzur ve güvenin hazzını paylaşalım.. Yani; gelin birbirimize umut olalım:)


Sevgiler,
Polyanna:)

NeclaK


17 Ağustos 2014 Pazar

Uyutmayan film : ''Kış Uykusu''


2 gün önce Nuri Bilge Ceylan'ın dünyada artık 'Oscar'dan bile önemli  sayılan 'Altın Palmiye' ödülünü fazlasıyla hakederek aldığı Kış Uykusu filmini izledim. Filmden çıkıp eve geldiğim andan itibaren hakkında yazma isteğiyle yanıp tutuştuğum 3 saat 15 dakika süren bu film için değil uzun bir yorumda bulunmak, tek bir cümle bile çıkaramadan klavyenin başında uzun uzun ekrana baktım. Sadece, söyleyeceğim herşeyin çok basit kalacağının, öyle ''konusu şuydu, şöyle duygular veriyordu'' gibi cümlelerle özetlenemeyeceğinin farkına varabildim o uzun süren boş ekran seyrimde.. Her bir karakterden, her bir replikten, hatta sadece hiç konuşmasalar da kişiler arasındaki diyaloglarda yüzlerinin aldığı o ifadelerden bile ayrı ayrı birer film çıkacak kadar doluydu.. Okullarda ''İnsan Öğretisi'' diye bir ders olsa, müfredatı kesinlikle bu filmden çıkarılabilecek kadar!

Filmdeki diyalogların her birinde bir dostunu, aile bireyini, eşini, sokakta gördüğün herhangi bir adamı, bir iş arkadaşını görüyorsun. Ve tabi kendini de.. Çünkü en başta bir yüzleşme filmi bu. Hem de çok ağır geleninden, kaçması kolay olmayanından! Çünkü filmdeki Necla karakterinin abisine dediği gibi insanoğlu hep ''Acı çekmemek için kendini kandırmayı'' tercih eder! Ama bunu hayatında sürekli ve ustalıkla yapan biri bile bu filmle içindeki mağarasına bir uğrayacaktır.

Sinemadan çıkınca birlikte izlediğimiz arkadaşıma ilk yorumum; ''İnsanı çırılçıplak hissettirecek kadar gerçekçiydi'' oldu. Ben ki, çoğunlukla kendimi eleştiren, dışardan eleştiriye açık olan ve yeri geldiğinde yüzleşmekten kaçmayan biriyimdir, buna rağmen kimi replikleri boğazım düğümlenerek dinledim, bu kadar çıplak gerçek ağır oldu. Ama çok güzel oldu!

Filmde konu hiç önemli değil, ele aldığı şey sadece ''İnsan''. İnsanın en derini, içindeki gizli mağarası, en şeffaf gerçeği.. Dakikalar ilerledikçe her bir karakterin içine daha bir giriyorsun, bazen önce yargılıyorsun, sonra yargıladığından utanıyorsun, onlar konuşurken sen de o odada bir kenarda oturmuş onları dinliyor gibi hissediyorsun. Birisine akıl verirken, eleştirirken çok haklı ve mantıklı bulduğun bir karakteri, bir sonraki karede öyle bir acziyetin içinde görebiliyorsun ki, işte 'insan olmak bu' diyorsun! Ve o karakterin kendiyle yüzleşemediği tarafının üstünü sıkıca örtmek için yaptığı, söylediği şeyler insanın kanına dokunuyor bazen.

Oyunculuklar için ise söylenecek söz yok. Hepsi müthişti. En başta tabi ki Aydın karakterini oynayan Haluk Bilginer. Bence o bu işte bir dünya markası! İmam Hamdi rolündeki Serhat Mustafa Kılıç'a da bayıldım. Ve, filmde repliği çok az olup, herşeyi bakışlarıyla anlatan o küçük çocuk.. inanılmazdı! Bir de Hidayet karakteri vardı ki, eminim izleyen herkes ona bayılacak. ''Ya bu aynı bizim Ahmet abi '' diyeceksinizdir:) Memlekette şöyle bir etrafa baktığında en çabuk görülen adamlardan biriydi.. 

Ve tabi Nuri Bilge her zamanki gibi doğayı ve hayvanları çok iyi kullanmış. Bir atın nehirden çıkarılma sahnesi vardı ki, beni benden aldı. Çok etkileyiciydi.Fimde bir orada bir de final sahnesinde gözlerim doldu. (İtiraf: finalde dolmakla kalmadı, epey de ağladım:) tüm filmdeki duygu geçişleri ve biriken yoğunluğumun bir patlamasıydı herhalde) Ayrıca 'filmin süresi çok uzun' eleştirilerine de katılmıyorum. 3 değil 6 saat olsa yine de 'bitse artık' demeden izlerdim.

***

Dediğim gibi, filme gittiğim akşam hakkında yazamadım. O fazlasıyla yoğun anlatılan 'insan' gerçeğinin üstüne kendimi toparlayamadım. Ama henüz izlememiş bir arkadaşıma bir kısmıyla ilgili duygumu şöyle aktardım o gece:
''  'İnsan' denen aciz varlık için 'konuşmak' bazen öyle gereksizmiş, bir şeyi çözmek yerine aksine  öyle bir düğümleyebiliyormuş ki, bununla iliklerime kadar yüzleştim. Susarak anlaşmak, doğru zamanda anlamak ve sevgini geç kalmadan söylemek/göstermekmiş daha gerçek olan! ''
Ona aktardım çünkü, tam da yıllardır konuşarak nihayetlendiremediğimiz bazı meselelerimizin üstüne gelmişti bu film. Doğru zamanda anlamamaktan, bazen gurura, belki bazen kibire, bazen kişisel telaşlarımızın yarattığı yersiz önyargılarımıza kapılmaktan kaynaklı olduğunu gördüm o meselelerin. Ağızdan çıkan sözcüklerin değil, eylemlerin sesine kulak vermek lazımmış daha çok...Ve akışa bırakmak...Ve tabi hep dürüst olmak...

***

Bu filmde en çok insanların arasındaki iletişim sorunlarında haklı/haksız diye bir şey yokmuş aslında diyorsun. Hepimizin içinde iyi ve kötü huylar aynı anda var ve aynı cümlede, aynı anda ortaya dökülebiliyor! Ve galiba hepimiz; her konuşmayı, her eylemi, her yaşantıyı lehimize sonuçlanmış olarak görmek/bitirmek derdindeyiz. Hatta insanı bile! Karşımızdakini nasıl görmek istiyorsak, bizi ne haliyle tatmin edeceğini düşünüyorsak onun sınırlarını, kişisel değerlerini ihlal ederek istediğimiz şekle sokmak istiyoruz sanki?! Ama tabi bu kendimize yapıldığında nefret ediyoruz! Ve işte meselenin özü tam burada bence. Bunu ''Farketmek'' gerek..!

Sanırım ''Kabullenmek''le başlayacak herşey..!

***

Kısacası; Hollywood o tipsiz heykelini istediğine versin. Kış Uykusu benim gönlümün Oscar'ını aldı:)
Bütün alkışlar Nuri Bilge Ceylan'a..

Sevgiler,

NeclaK


26 Temmuz 2014 Cumartesi

Gökyüzünde olan bitenler :)


Sevgili okuyucularım,

Size bugün, 'yukarılarda neler oluyor' ondan haber vereceğim biraz. Yani, birkaç gezegenin güncel durumları ve etkilerini özet geçeceğim. Ama bunlar güzel etkiler, o yüzden tatil öncesi okuyun da az içiniz ferahlasın bence;)

Yurdumuzun önemli bir astroloğunun sıkça söylediği gibi;  'Gökte ne oluyorsa yere de o yansır!' Bu sebeple burçlara inanın ya da inanmayın bu tip gökyüzü hareketlerini arada bir güvenilir astroloji sayfalarından açıp okuyun bence..Çünkü Astroloji sadece burçların özellikleri ve haklarındaki dönemlik tahminlerden ibaret birşey değil. Hatta ben bu konuda daha fazla şey öğrendikçe bu kısım gözümdeki önemini yitirmeye başladı. Daha evrensel boyutuyla ilgili çalışmaları okuyup takip etmeye başladım. Tüm insanlığı etkileyecek olan gezegen hareketlerini, hangi açıda olduklarını, genel olarak olumlu ve olumsuz etkilerini, bu dönemlerde nelerden sakınacağımızı, nelere başlayabileceğimizi, kişisel doğum haritalarımızın neleri işaret ettiğini vs. vs..

Okuduklarımdan son dönemle ilgili aklımda kalanlar aşağıdaki gibidir:)
Öncesinde hepinize iyi bayramlar ve iyi tatiller dilerim. Allah tutanların oruçlarını kabul etsin, hepimizin bu mübarek ayda ettiği duaları kabul etsin. Her bayrama da böyle sağlıkla ulaştırsın inşallah.

Neyse, ben bu dualara evimde bireysel olarak devam edeyim:)) Siz buyrun okuyun..

Huzurlu, mutlu, neşeli, -bu dünya düzeninde zor da olsa- adil ve barış dolu günler dilerim,

Sevgiler.
NeclaK

*Girişimci ruh, cesaret, enerji ve ihtirası temsil eden Mars bu gece kendini en güçlü ve rahat şekilde ortaya koyacağı burç olan Akrep'e geçiyor ve yaklaşık 2 ay kalacak. Yani hepimizi tutkulu, alevli malevli bir dönem bekliyor ;) Sevdiğiniz her şey (kişi ya da uğraş) uğruna mücadele için başarılı zamanlar.. Mutlaka verim alacağızdır. Çünkü her zamankinden daha güçlüyüz! 
Slogan: Harekete geç! İste ve al!

*Venüs ise Yengeç burcuna geçti. Ağustos ortasına kadar bu burçta kalacak. Aşk, sevgi, güzellik ve ilişkiler gezegeni olan Venüs, Yengeç'in anaç ve hassas ruhuyla birleşince bu dönemde yeni başlayan -veya süregelen- ilişkilerimize derinlik ve romantizm katacak, aynı zamanda her türlü sosyal ilişkilere de hoşgörülü ve duygusal olmamızı sağlayacaktır..
Slogan: Gönül gözünü aç! Koşulsuz sev!

*Ve, şans ve bereket gezegeni olan Jüpiter'in Aslan'a geçişi de nihayet geçen hafta gerçekleşti. Tam 1 yıl boyunca Aslan/ yükselen Aslan'ların ( ve karşıt burcu olan Kova'ların) dönemi başlıyor. Gündemdeki en yoğun konuları ise: yeni iş kurma, varolan işinde yükselme/ genişleme, geçmiş sorunları kolayca çözme/ yeni gelecek olası problemleri de lehine çevirerek teğet geçme ve de yuva kurma/evlenme..
Yani, sıkı takiplediğim bir astroloğun deyimiyle; Show Başlıyor! :) Başta Aslan ve Kova yararlanacak tabi ama bu kavuşum 2015 Ağustos'a kadar tüm diğer burçlara da muhakkak bir alanda yeni ve güzel fırsatlar sunacak. Yeter ki değerlendirmeyi bilelim. Özellikle amatör ya da profesyonel olarak sahne sanatlarıyla, resimle, müzikle ilgilenenlere bir parlama yaşatacak, yaratıcılığı arttıracaktır. Bu tip bir meşgale edinmek, yeni kurslara başlamak isteyenler için en uygun sene..
Tabi söz konusu Aslan olunca, egolar da şişecek iyice ama biz milletçe zaten öyle gezeriz elhamdülillah:) O yüzden bu pek de yadırganacak bir hal olmayacaktır.
Slogan: Kendine güven! Yeteneklerini keşfet!

10 Temmuz 2014 Perşembe

Eğitim şart!


Tüm dünyada ama özellikle Türkiye'deki evebeynlerin en çok kafa patlatması gereken alan; çocuklarının kişisel gelişimlerine sağlayacakları maksimum fayda hakkında okuması, araştırması ve en doğru/bilinçli haliyle uygulaması bence..
Ne yazık ki ülkemizde bu bilincin artış yüzdesi -böyle bir çağda bile- olması gerekenden düşük oranda.. Hala epey kör ya da aydın görünümlü cahil zihniyetleriyle büyütülmüş, maneviyatı eksik/zayıf ya da çok yüzeysel kalmış, ya çok ezilmiş, ya çok pohpohlanmış yetişkinlerle doluyuz. Ve en çok da özgüveni yerlerde sürünen evlatlar yetiştirmekte bir dünya markasıyız!

***

Erkeklerin; 'yavrum göster amcalara pipini' tarzıyla büyütüldüğü için -özellikle hayatındaki kadınlara karşı- o 'olmamış' hallerini, bir klüp-parti-takım vs. gibi oluşumların hastalıklı bir şekilde fanatiği oluşunu,
Kadınların ise; sarı saçlı bebeğini giydirip süslemekten başka bi oyun öğretilmediği ve kafası 'kız kısmı' ile başlayan bir milyon gereksiz cümle ile doldurulduğu için 'sığ' kaldığını çevrede epey gözlemliyorum..
Bunlar şu anda; bulunduğu yerlerdeki huzuru emen, herhangi bir küçük ya da büyük topluluğun içindeyken ''birlikte yaşama'' ve ''görgü'' kurallarından bi'haber davranan, sorumluluk duygusundan yoksun, sık yalan söyleyen, hatta bunu kendine kurnazca bir başarı sayan, şımarık, okumayan,dinlemeyen, disipline olamayan ve özellikle de saygı problemleri ile aramızdalar!

Bu vasıfların nerdeyse hepsine aynı anda sahip olanını özellikle iş hayatında haddinden fazla görmüş zavallılardanım ..Bitememelerinden bezdim!
 
Bu tiplerin bütün derdi 'dünya işi' dir! Karşısındakini yargılayıp suçlamakta yüksek beceri sahibi olup, konu kendiyle yüzleşmeye gelince sınıfta kalırlar. Hırslarını ve nefsini kontrol edemez, aksine onların emrinde yaşarlar. Maddi şeylere/eşyalara, manevi değerlerden daha çok mana yüklemeyi öğrenmiştirler. Başkalarının mutsuzluğuyla beslenirler!
Karada yaşarlar, hem et hem ot yerler:))


***

Diyeceğim o ki; memleketin daha güvenilir, akıllı ve doğru ahlaklı yeni bir nesle ihtiyacı olduğu çok açık.. Ve atalarımızın dediği gibi; 'Emeksiz yemek olmaz'!
Evde anne/ baba, okulda öğretmen, çocuğa en genel geçer doğruları empoze ederse o çocuk hayata, daha doğrusu; 'insan'lığa 1-0 önde başlar. Böylece bu emeği verenler, o çocuğun büyüyünce içine karıştığı sosyal topluma lezzetli bir yemek sunmuş olur. O birey de, yaşamdaki eğitimin sonu olmadığının farkındalığına ererek, sürekli kendini geliştirmeye devam ederse o zaman da tadından yenmez olur:) Ve, bu tipte insanların çoğunlukta olduğu bir toplum da bildiğin ziyafet sofrasına döner:))

***

Sevgili evebeynler;
Çocuklarınızın şahit olacağı zamanlarda dedikodu yapmayınız, kavga edip/bağırmayınız, birisine yalan söylemeyiniz, sizi rol model alacağı için her işin adabına dikkat ediniz; konuşma, dinleme, tartışma, sofrada oturma, insanlara teşekkür etme, şükretme, yardımlaşma, kalp kırmama, kırarsa telafiyi/özrü bilme, gocunmama... vb... Bunları yapın ki; hem toplumda saygı görsün (samimi bir saygı!) hem de ilerde aksi davranış sergilerse uyarmaya yüzünüz olsun! Bir de; duygusal açıdan bakarsak; kimsenin canını yakmasın..!

Yani; o son kaşığı da yedirmek için sarfettiğiniz (ve benim -belki de anne olmadığım için- hiçbir zaman sebebini anlayamadığım!?) eforu, onun zihinsel ve yaşamsal kalitesini arttırmasına yardımcı olmaya harcayınız bence. Dünyada sadece ailesinin kendisine yiyecek alacak parası bile olmayan çocuklar açlıktan ölüyor (malesef!) , sizinki ölmez! Ama eksik/yanlış eğitilmiş bir çocuk ilerde çevresindekileri -hatta bazen sizi bile- kahırdan öldürebilir!

Sevgili tüm yetişkinler;)
Algınızı az bi açın, o egoyu bi kırın, burunlarınızdan az bi kıl aldırın artık! Aynaya bakın, çatlaklarınızı ''fark edin''! Edince de, ''e naapalım, öyle öğrenmişiz-öyle alıştırılmışız'' ''biz öyle gördük'' ''yaaa ben tek çocuğum ya ondan'' vb. bahaneler sunarak,  ''o yüzden biraz şöyle oldum böyle oldum'' demeyin. Allah 'akıl' ve 'gönül' vermiş! İkisini de -hele de böyle bir çağda- geliştirmek/genişletmek, eksik yanlarınızı tespit ederek kendinizi eğitmek sizin elinizde.. Ama tabi burada birinci koşul komplekslerden sıyrılıp, öğrenmeye ve en çok da kendinle yüzleşmeye açık olmak.. Mert olmak..!

***

Kendi adıma, her zaman elimden geleni yaptığım konusunda müsterihim mesela..Sonuçta benim de başımda Fransız mürebbiye yoktu yani:) Muhafazakar yapıda, belli klişelerle büyütülmüş bir kadın tarafından yetiştirildim. Ama  ''Ne yapayım, ben de böyleyim'' diye kabul etmek/ettirmek işin kolaya kaçmaya çalışılan kısmı..! Yurdum kadın ve erkekleri konu ikili ilişkilere gelince ''ben zoru seviyom yeaa'' diyip durur ama işine gelmeyen her mevzuda kolay olanı sever malum ;)
Ben eksiklerimin üstüne gidiyorum.. Değişiyorum, gelişiyorum.. Bunların da bir sonu yok, biliyorum!

***

Ve bu yazıyı okurken, çocuklarla ilgili kısmında ''Amaaan bu da boş boş konuşuyor, çocuğun olmadan öyle oturduğun yerden ahkam kesmek kolay tabi'' diyen annelere sesleniyorum;

Üzgünüm canım, henüz doğuramadım. Var mı bi elinde bi koca adayı? ;))


Sevgiler,

NeclaK


27 Haziran 2014 Cuma

bir küçük kız..



Hayatımda başkasında olup bende olmayan herhangi bir eşya ya da özelliği kıskandığımı, hasetlendiğimi pek hatırlamam. Belki çocukken biraz imrendiğim olmuştur, o da çabuk geçmiştir. Aksine, yakın ya da uzağımdaki herkese, herşeyin en güzeli ve hayırlısına sahip olması için yürekten ve derinden dua ederim..
Sevgilimi falan da kıskanmam öyle. 'Nere gittin?' 'Niye gittin?' 'Kime baktın?' Hele de bunların dozu epey kaçmış seviyesine hiçbir mana veremiyor, dehşetle uzaktan izliyorum bazen!  Yersiz, içinde karşısındakinden çok kendine güvensizlik barındıran, ilişkinin kalitesini düşürmekten başka bir şeye yaramayan boş davranış kalıpları bunlar benim için..

***

Fakat; benim de tek bir mevzuda yenemediğim büyük bir kıskançlığım var. Bir görüntü bu. Hayat içinde karşılaştığım ama şahsen hiç yaşamadığım bi anın fotoğrafı:  'Babasının elinden tutmuş yürüyen bir küçük kız'..
O fotoğrafta, sadece ikisinin arasındaki bağda bulunan ve hiç sahip olamadığım o 'güven' ve 'koşulsuz sevgi' hissini öyle kıskanıyorum ki, gerçekten tarifi yok..
'Baba' demeyi henüz yeni öğrenmişken bu dünyadan göçen o güzel adamla kendimi hayal ediyorum o fotoğrafta.. Acaba nasıl yürürdü? diyorum. Sesi nasıldı? Mimikleri nasıldı? Bana hep anlatıldığı gibi yumuşak, şefkatli , güleryüzlü müydü ifadesi? Küçükken de şimdiki gibi inatçı ve dağınık olan saçlarımı okşarken nasıl hitap ederdi bana? ''Miniğim'' ''Kuzum''  ''Benim güzel kızım''... Hangisi ?

***

Babasız büyüyen kızları, yine babasız büyüyen kızlar anlar ancak. Yaşama; daha 'yarışa bile giremeden yenilmişlik' le başlamanın zorluğunu başkası bilmez.. Bilemez.. Uzun yıllar herkeste o büyük boşluğunu kapatacak sevgiyi arayıp durup, nihayetinde böyle birşey olmadığını 'yerine koyma'ya çalıştıkça daha dibe batacağını çok acıyarak öğrenmiştirler hep. Onların bir 'Süper Kahraman'ları olamamıştır.
Evleneceği kişide birçoğu gibi ' beni şımartsın, el üstünde tutsun, maddeye/ paraya boğsun' tarzı bencilce beklentileri hiçbir zaman olmaz. 'Şımartılmak' ne demek hiç bilmemiştirler ki zaten! Onlar gerçekliğine 'tereddütsüz' inanacağı sevgiye muhtaçtır sadece..
Babasız kızlar güçlüdür. Hayat yüklerini taşıtmak için değil, içinde çağlayıp duran yoğun duygularını paylaşmak içindir kendine bir yol arkadaşı istemesi.. Onlara hayatında kılavuzluk yapacak, yanlış adımlarını geri çekecek, özverisine/güvenine karşılık yarı yolda bırakmayacak biri en büyük hediyedir.
Fakat, o 'sığınılacak liman'ın aramakla bulunamayacağını, her bulduğunun içinde de aranmayacağını öğrenir zamanla..

***

Biraz da saftır bazen. 'Merhamet'le 'Sevgi'yi hep birbirine karıştırır!
Biri elini tuttu ise bir daha hiç bırakmayacak sanır.O eli uzatan herkesi 'çok seviyor' sanır. Birisi kendisine merhametle/acımayla yaklaşıp dertlerinde yanında oluyorsa, sevgidendir der, o kişi ona ömrü boyu hiç haksızlık etmez sanır. Akraba, dost, arkadaş, aşık olunan adam vs.. tüm değer verdiklerine duygularını incitmemek için özenli davrandığından onlar da ona aynını yapacak sanır. -ki bu en büyük aldanmasıdır. Geçmişleri en çok da o en kıymetlileri tarafından terkedilmişlikleriyle doludur o kızların. Bazen onların da bir gururu olduğu bile unutulur, babalarıyla birlikte toprağa gömdü sanırlar o duygularını! Çünkü babasız kızları yok saymak hep daha kolaydır..
Velhasıl çok hassastırlar, hissedilemeyecek, o kadar derinlere inilemeyecek kadar çok.. Zaten kimse pek istemez inmeyi, zordur oralar..

***

Benim, bu yaşıma kadar uygun şartları yalnızca bir kez bulup gidebildiğim mezarının başında 'ben geldim, burdayım' diyerek onunla konuşurken, bana 'hoşgeldin' demek için sanki elini omzuma koyduğunu hissettiğim ve tabi ki onu göremeyeceğimi bildiğimden, o anı bozmamak için bir süre kafamı kaldırıp etrafa bakamadığım melek babama sormak istediklerim var:

O gün sana söylemek istediğim daha çok şey vardı boğazıma düğümlenen. Sen onları içimden geçerek okudun mu yine de?
Toprağının içinden büyüyen o vişne ağacından üzerine dökülen yaprakları hıçkırıklara boğularak toplarken de izledin mi beni orada?
Sonra o yaprakları kurutup kendime yaptırdığım, seni yanımda getirdiğimi hissettirdiği için yıllardır özenle koruduğum o güzel kitap ayracımı kaybettiğim için hala nasıl içimin acıdığını da hissediyor musun?
Bana kalan tek anın olan o kayışı kopuk saatle, soluk birkaç fotoğrafına uzun uzun baktığım gecelerde anlattıklarımı duyuyor musun?
Doğduğun şehirdeki en yakın dostunun, benim için sakladığı o kendi el yazınla yazdığın veda mektubunu 30 yıl sonra ondan alırken titreyen ellerimi  tutmak istedin mi sen de?
O mektupta beni emanet ettiğini yazdığın onca kişiden sadece birinin bunu gerçekleştirmesine, diğerlerine olan inancını kırdığı için çok üzüldün mü?
Şu yalan dünyaya tutunmak için verdiğim mücadelemde en büyük arzumun sana layık bir evlat olmak olduğunu biliyorsun değil mi?

***

Babacım; ben buralarda sensiz hiçbir zaman 'tam' olamadım.. 'Çocuklar babaları ölünce büyürlermiş' derler. Peki ben ne zaman çocuk olacağım? Birbirimize kavuştuğumuzda mı?
Çevremde tanıdığım belki de en güçlü kız kendimken, bu yarım kalmışlığıma ağladığım zamanlar ne kadar zayıf düştüğümü gördüğünde sen de ağlıyor musun ?

Ruhlar da ağlar mı ?...


NeclaK



20 Haziran 2014 Cuma

90'lar


Bugün yağmurlu havanın verdiği ruh halinden olsa gerek, bol bol çocukluğumu, gençliğimi düşündüm. Kah güldüm, kah hüzünlendim:) Ama en çok ikisinin arasındaki o komik ergenlik yıllarımda takılıp kaldım.:)
Ben de bir çok yaşıtım gibi 90'ların hem nimetlerini, hem de hezimetlerini görmüş, yaşamış, tatmışlardanım..
Herkesin en çok söylediği iyi yanları; güzel arkadaşlıklar kurmuş, sokaklarda oynamış, ağaçlara tırmanmış, beton yığınlarında değil, yeşillikler içinde büyümüş bi nesil olmamızdı tabi.

Fakat bence kendimizi tam ve doğru ifade edemedik o acayip devir sebebiyle..Birçoğumuzun potansiyeli harcandı, zayii oldu ya da hiç ortaya bile çıkarılamadan köreldi gitti. Misal ben en azından bi pop star olurdum:))

***

 O yılların sonrasındaki teknoloji ve algı anlamındaki gelişimi hepimiz biliyoruz, malum şu anda o 'sonra' yı yaşıyoruz. Öncesinde ise, 90'larda olan kadarı bile yoktu ama en azından hiç yoktu! Zaten 'yok' olan bişeyin hakkında fikrin de olmaz, aramazsın sonuçta.. Bizler bu yuzden daha fazla zavallıydık. Herşey hem var hem yoktu çünkü. Bazı konularda bilinç ve gelişme yeni yeni başlamıştı o yıllarda..
Bir süre öncende sana eğlenceli gelen, gönül bağın olan, mutlu eden, kopamadığın alışkanlıkların var ama bir süre sonranda daha yeni, farklı, merak uyandıran, 'beni al' 'beni keşfet' diye içine çeken , macera aratan bişeyler oluyor..O yüzden arada kaldık.  Çünkü, ben ve yaşıtlarım 90'ları ergenliğin baharındayken karşılamıştık.Bu en büyük handikaptı bence.. Tuttuğumuz günlüklere her gün aynı şeyleri yazıyorduk bıkmadan. Ne uzuyor, ne kısalıyorduk çünkü:)

[*Bu arada; özenle sakladığım günlüğümü bulup gizli gizli okuyan ablalarımı da buradan esefle kınıyorum:P Bakın yıllar sonra buradan afişe ettim sizi. Utanın diye:)) ]

Dolayısıyla; bu geçiş döneminde, çocuk ya da aklı selim bir yetişkin olmak işi biraz daha kolaylaştırabilirken, bizler; aklı havada, kulağı Kayahan'da takılıyoduk öyle saçma saçma.. Kendine hayrı olamayan birtakım gerzekler topluluklarıydık :)

***

Dramaya bayılırdık. Hayat henüz gerçek acılarını göstermemişken o zamanın tadını çıkar, gül, eğlen,zıpla di mi? Nasıl olsa ilerde öğretecek en fenasından! Ama yoookk, nerdee.. İlla bi yamuk oğlana aşık olucaz, illa en acılı şarkıları dinleyip onu düşüncez:P 

Mesela, Kayahan: ''Asırlardır yalnızıııımm'' diycek, biz salya sümük ağlıycaz. Len 15 yaşındasın be! Ne asrı?Mesela, ''Yine bana esmer günler düştüüü''.. Hangi günler? Boyun uzasın diye henüz birkaç yıl önce bıraktığın öğle uykularına yattığın günler gibi bişey mi kastettiğin? Daha ne yaşadın da günlerin esmerleşti. Dur hele! İlerde esmer değil, zenci günler var, en koyusundan :) Sen önce bi o sivilcelerinden kurtul, o Ömer Çelakıl'a benzeyen saçına bi şekil ver, bi yatıştır, sonra git elin oğluna bi anlam yüklemeye kalkış:)

Bir de Nazan Öncel'in ''Gitme kal bu şehirde''si vardı. Ulen o sümüklü daha annesinden izin almadan Üsküdar'a gidemiyo, ne şehri? Nere gitcek de böyle kederlendin sen? Bırak cebinde parayı, dötünde donu yok daha be?
Ayrıca, ''Yekee ye kee kamooon, ye kee ye keee'' yi de unutmadım tabi ama oralara hiç girmiyorum! O apayrı bi kabustu:) Şimdilerin Gangnam Style'ı da denebilir kısaca:))

Ama bir Sezen var ki! Aaaahh...aahh.. Hepimizin ciğerini yerinden söktü-taktı-söktü-taktı.. Bildiğin hurdaya çıkardı bizleri anasını satiim.. Ve her yaş dönemimizde buna devam etti/ediyor. Ona diyecek sözüm yok. Çünkü hepsi geldi geçti ama Sezen'den gelecek kahıra her daim gönüllüdür bu nesil..

***

Velhasıl, 2000'lere geldik iyi-kötü. ''Gençlik başımda duman'' diyemeden hayata başladık. Birçoğumuz şimdikilerden daha erken aldık omuzlarımıza yüklerimizi. Bu şehirden giden gitti. Kimimizin o asırlık:) yalnızlığı bitti, kimimizin yılları bazen pembe, bazen kömür karası kıvamı geçti..
Anılar ceplerimizde, kocaman yetişkinler olduk. Ve Iphone'la Selfie'yle büyüyen yeni neslin, bizim o dönemlerimizle ilgili empati yapamayacağı zamanlara geldik. O yüzden biz onlar gibi yaşıyoruz bu kazık kadar halimizle :)

***

Ben bugün en çok Sezen'den 'Farkındayım'ı dinledim. Siz de geçen yıllarınızı bir film şeridi gibi geçirecek bir şarkı tutun içinizden:)

Sevgiler..

NeclaK

''Ne gemiler yaktım,
Ne gemiler yaktım
O kadar yandı ki canım
Sonunda karşıdan baktım.
Ne göreyim kendime
Yıldızlardan daha uzaktım.
.......
Kazanmalı kaybetmeliyim
Aşk uğruna harbetmeliyim
Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Farkındayım, farkındayım.... ''

27 Mayıs 2014 Salı

...olsaydım.


Eğer;
Bir hayvan olsaydım, martı olmak isterdim. Onların yaşamı sevdiğim herşeyle dolu.. Deniz kenarlarında yaşar, balıkla beslenir, özgürce uçarlar.. Bulutlara değerler. Beyaz, asil ve güçlüler. Duygusal fotoğrafların vazgeçilmezleri onlar.. Ve, aslında berbat olmasına rağmen dinlemeye doyulayamayası sesleri var:) Heybetli duruşları da cabası..

Bir çiçek olsaydım, papatya olmak isterdim. Çok masum ve mütevazi güzellikteler. İçlerinde gizli bir romantizm barındırırlar, zarif ve sadedirler.. Yani, her şekliyle en sevdiğimden..

Bir eşya olsaydım, kalem olmak isterdim. Sözle anlatamadığında, anlattığında dinleyen olmadığında, dinleyen anlamadığında veya anlamak istemediğinde ne güzel dosttur o insana! Yalnızlığı bilen anlar en çok onun kıymetini.. ve de ruhunu..

Bir renk olsaydım; mavi olmak isterdim. Doğada bulunan en güzel şeyler hep mavi olduğundan, umudun rengi olduğundan, dinginlik verdiğinden ve bana yakıştığından:)

Bir şehir/semt olsaydım, Bozcaada olmak isterdim. 4 yanı deniz, 4 yanı huzur kaplı, güzel insanlarla dolu o güzelim ada..  İçinde, yanında, yamacında bulunan herkesi başka bir duyguya geçiren, her nefeste ciğerlerine kekiğin ve üzümün harika kokusunu dolduran, gözlerini kapadığında yüzüne çarpan sert rüzgarıyla seni güçlendiren, o harika tepesinde dünyanın en güzel günbatımını izlerken, kendini o yamaçtan boşluğa bıraksan sanki güneşe kavuşacakmışsın, kanatlanacakmışsın gibi hissettiren yerdir orası.. Ya tutkuyla bağlanırsın, ya bir uğrar geçersin.. Ortası yoktur!

İnsanlardan kimin yerinde olmak isterdin deseler; Ali Rıza Kurt derdim:) Herkes tarafından sevilen, hayata hep gülen gözlerle bakan, herkesin yardımına koşan, sevdi mi tam seven, aşık olduğu kadın için çok şeyi göze alan (ama malesef ona kavuşamayan:/) dürüst, vicdanı yüksek,  kıvırcık saçlı, neşeli, iyi huylu bi adam olduğu söylendiği için.. Ama, dünyadan peşinde bir can bırakmadan gitmiş haliyle isterdim o olmayı..

***

Ve, kendim olmuş halime gelirsek;) bence bir insana geçmişinde yaşadığı herhangi birşey için, hayatında sorulabilecek en dramatik soru olan ''Peki ya şimdiki aklın olsaydı?''yı deseler; -bana çok sevdiğim 'kişi' ya da 'şey'lerle derinden bağlar kurduran o yüksek sadakat hissimin biraz köreltilmiş haliyle- hepsinin aynısını yeniden yaşardım, pişman değilim derdim.. O körelmişlikle atacağım her adım, gidişatı kendi kendine daha iyileştirecektir zaten!


***

Mutlu olmak için hiçbir kişi ya da maddeye ihtiyacınız olmaması ve taşıdığınız her sıfatın hakkını verebilmeniz dileğiyle,

Sevgiler.

NeclaK







22 Mayıs 2014 Perşembe

son perde..


Geçtiğimiz günlerde ülkemizde yaşanan acı kazayla veya benzeri; ihmal, tedbirsizlik gibi hatalar sebebiyle kaybedilen insanlarımız için, herkes gibi ben de fazlasıyla üzgünüm. Gidenden çok geri kalanları için..  Onların her biri, birinin kardeşiydi/dostuydu, birinin eşiydi, birinin evladıydı, birinin babasıydı.. İstisnalar hariç, bu sıfatlardan en azından biri ya da birkaçını taşıyordu. Yani; onlar bir kere öldü geride kalanlarıysa her gün yeniden ölecek, bizler kendimiz ve sevdiklerimizin sağlığına şükredip, yaşamımıza kaldığımız yerden devam ederken...

Kiminin acısını belki zaman biraz dindirecek, kimi ise O'na kavuşacağı ana kadar içinde taşıyacak. Hep yarım kalacak hayatı, tamamlanamayacak. Yerine hiçbir şey koyamayacak, kaybettiği o canından bir parça olan canın.. Hepimiz biliriz ki; sevdiği birinin bu dünyadan göçmesi -hangi yaşta olursa olsun- geride kalan için hep erken, hep çok zor.. İnsana hem en büyük haykırışı, hem en derin sessizliği yaşatır o geri dönüşsüz yolculuk..

Allah'ın rahmeti üzerlerinde olsun, yakınlarına sabır ve bereket versin inşallah..


***

Ölüm; dünya üzerindeki milyarlarca insanın hemfikir olduğu tek mevzu sanırım.  Onlarca farklı din ve bu dinlerin çatısı altında yüzlerce farklı inanış var. Bunların ortak değerleri de var, birbirine çok zıt uçlarda olanı da.. Ama hepsi, her canlının yaşamının bir gün biteceğini net olarak biliyor! Aksini iddia edeni yok. Sadece sonra ne olacağına dair inançlar farklı. Kimine göre ruhu farklı bir bedenle bu yaşamaya doyulamayası (!) dünyaya geri dönecek, kimine göre herşeyin sonu/ yokoluş, kimine göre ise asıl başlangıç.. Ben şahsen, herşeyin/herkesin hakkının verileceği gerçek bir aleme, gerçek huzura varılacağını düşünenlerdenim. Bu dünyada her kula nasip olmayan 'Gönül Gözü' ile bakıp görme ile lütuflandırılacağımız yere...  

***

Ve bazen 'bugün ölsem buralarda neler olur acaba' diye düşünürüm..

İlk günler belki çok gözyaşı dökecek, sonra da zaman zaman hatırladıkça üzülecek insanlarım var. Bir anımız canlandığında, bir fotoğrafıma baktığında, birlikte sık paylaştığımız bir olay yaşadığında, en çok da; gezegenlerden, astrolojiden bir muhabbet duyduğunda:) hüzünle gülümseyeceklerdir.

Belki büyüdükçe çocuklarına/torunlarına bahsedeceklerdir: ''Necla teyzen bir manyaktı yavrum'' diye:) Diğer olası cümleler de şunlar olabilir :

"Ağlak ağlak gezerdi, dünya derdi bitmezdi, yani; adama bi huzur vermezdi:) ama seni çok severdi..
Yetişkinlerden çok, çocuklarla arası iyiydi. 'Onlar yalan söylemez, sahtelik bilmez, koşullu sevmez, hep masumdurlar' derdi.
Ve, insanoğlunun büyüdükçe masumiyetini kaybettiğini bir türlü kabullenemediğinden hayatı kendine zindan etmişti.
Aklı hep 8 yaşındaki saf ve değeri eksilmeyen arkadaşlıklarında, uslu bir çocuk olursa Şirinler'i göreceğini sandığı dönemlerde kalmıştı:) Hiç yaşının insanı olamadı..
IQ testi sonucu epey yüksek çıkmıştı ama bildiğin gerizekalıydı anlıycaan:))
Bir de; kıçı kırık bi bloğu vardı, ordan burdan yazar dururdu. Okurken darlanırdık bazen, çenesi gibi eli de durmazdı:)
Bi hayali vardı; o çok sevdiği adaya yerleşip sevdiği adamla ve bahçesinde köpeğiyle kimseye muhtaç olmadan huzurla yaşlanmak..
Bir de oğlu olsun isterdi, adı Ali olsun, onun en iyi arkadaşı olsun.  Olamadı, yapamadı...

***

''Yaşamının sırlarını bileydin, ölümün sırlarını da çözerdin'' demiş Ömer Hayyam. Ben şu sıralar yaşamın sırrını çözmeye çalışıyorum. Ve öyle çook uzun yaşamak hevesinde de değilim. Bu dünyada kimsenin 'öteki yarısı' 'olmazsa olmaz'ı  falan olmadığım için geride fazla acı da bırakmayacağımdır zaten..

Umarım herkes tam olarak gönlünden geçtiği gibi bir ömür ve ölüm yaşasın. Gönüllerden geçeni bilen tek varlık var ve şu anda bunu ne kadar gönülden yazdığımı da biliyor:) Bu duamı en başta benim için kabul etsin inşallah:)

Ve umarım, son perdenizi muhtaçlık nedir bilmeden, geride muhtaç bırakmadan kapatmış olursunuz...


Sevgiler,

NeclaK




10 Mayıs 2014 Cumartesi

Nafile beklentiler..


Henüz 30 yaşındayken intihar eden Amerikalı bir yazar şöyle demiş : "Kimseden bir şey bekleme. Böylece asla hayal kırıklığı yaşamazsın.." Bu, mutlu olmanın yolu mudur bilmem ama mutsuz olmamak için çok önemli bir koşul kesinlikle..Hatta belki de, hayatta kalabilmek için..!
Kimseden vicdanlı olmasını bekleme.. Kimseden hislerini anlamasını bekleme.. (anlamaya çalışmasını da!) Adil olmasını bekleme.. Hele de yalan söylememesini, her koşulda dürüst davranmasını hiç bekleme..!

Bir yakınım bana bir sohbetimiz sırasında şöyle dedi: ''İnsanları yanlışlarıyla yüzleştirmeye çalıştığında sadece senden soğurlar ve sen haklı da olsan biraraya geldiklerinde bu konuda birbirlerini desteklerler!'' Sustum... Haklıydı... Çünkü, bir felsefe hocasının da dediği gibi;  ''Bu dünyada işler böyle yürür, gerçek kimsenin işine gelmez.''...
Ve, herkes tercihini yaşar derler ya, bazen de başkasının tercihini mecburen sen yaşarsın.Yakınlar, uzak olur...

***

Ben kendimi bildim bileli adil olanı savundum, adil olanın yanında yer aldım. Yanlış yaptığımda telafiden gocunmadım. Egomu öne almadım, alana prim verenden olmadım. Ama büyük bir yanılgıdır ki, yaşamımdaki herkesin de böyle davranmasını bekledim, istedim, hatta bazısına çok ısrarcı oldum..Çünkü bence; hak kavramı, yani hakkını verme/hakkını yememe durumları, insanın içindeki  vicdan duygusunun yoğunluğuyla paralel ilerler. O ısrarım hep bu yüzdendi. Vicdanına inandığım kimseye adil olmayan davranışı hiç yakıştıramadığımdan, konduramadığımdandı.. Bu sebeple gayet can sıkıcı (!) biri olup, çevremdekilere de bunu farkettirme mücadelesine giriştim. Ve bu mücadeleden epey zararlı çıktım..
Eski Türk filmi söylemlerindeki gibi; 'benim de kırılan bir kalbim ve herkes gibi bir gururum' olduğunun unutulduğu çok oldu. Beraberinde de derin üzüntülerim.. Ve o filmlerdeki en bilinen replikteki gibidir bazı hikayelerim: ''Bu da mı gol değil hakim bey?''

***

Nihayetinde, o yazarın da dediği gibi, hayal kırıklıklarıyla dolu bir yaşamım oldu. Çünkü bu düzenle başa çıkamıyorum. Elimden geleni yapıyorum. Yani; başa çıkmamamış bu halimden hoşnut olmayanın artık canını sıkmıyorum, siliniyorum..

Kendimi hep inandığım, son sözü söyleyecek olan 'İlahi Adalet'e teslim ettim. O'na doğru gidiyorum...


'' Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, adaleti ayakta tutun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.'' Nisa Suresi, 135



NeclaK






20 Nisan 2014 Pazar

Gece..


Ben gecenin insanıyım. Geceleri okurum, geceleri yazarım, geceleri ağlarım en çok.. Allah'la konuşurum. Bazen isyan ederim O'na, sonra af dilerim. Ama genellikle şükrederim, bolca dua ederim.
Dünyaya gelişim bir Pazartesi günüymüş. Astrolojide Pazartesi'yi Ay yönetir, Ay da en derin duygularımızı. Ben de en çok geceleri düşünürüm, derinden.. Çok geceler hayattan vazgeçmişliğim olmuştur. Ama başka birçoğunda da yıldızlara bakıp 'herşeye rağmen güzel' demişimdir.

**

 ''Vicdan en rahat yastıktır''  demiş bir zat. Ben de o yastıkta uyuyabilirim ancak! O yüzden geceleri yüzleşirim kendimle.. Bazısının suretini karşıma alıp neden aynısını yapmadığını sorarım bazen. Ne saçmadır bu halbuki. Kimisi her zeminde uyuyabiliyor !

Gündüz unuttuklarımı geceleri hatırlarım. Eski dostları, eski aşkları.. Konuşurum onlarla. Bazen gülümsetir anılar, bazen yeniden vedalaşırım.. Gündüzleri çok gerçekçi biriyken, geceleri hep güzel hayaller kurarım. İnsanlığa dair, kendime/sevdiklerime dair, geleceğe dair..
Efkar denen şey hep gece gelir ya, gündüzleri bıraktığım sigaraya geceleri başlarım.

''Ellerim tütün kokar gecelerde
 Vurur dalga sesleri, yüreğime..''

**

Geceleri hepimizin gittiği o rüyalar aleminden sık sık işaretler gelir bana.  Mutlaka bir şey anlatır, dikkate alırım oradan gelen sesleri.. Bazen 'dur!' der, bazen 'yap' ya da 'yapma'.. Çoğunlukla 'bekle' der, 'dinle/dinlen'..

Ben gündüz vakti doğmuşum ama ölümüm bir gece olacak, hissediyorum.
Sizler de hatırlarsanız cismimi, dua edin bana geceleri..

NeclaK





15 Nisan 2014 Salı

Ay Tutulması Özel Programı :)


Sevgili takipçilerim;  (biliyorum ki, milyonlarcasınız :P)

Bildiğiniz üzere astrolojiye meraklı olduğum için epey okur, araştırır ve edindiğim bilgileri de elimden geldiğince diğer meraklılarıyla paylaşırım. İsterim ki; onlarda benim gibi gökyüzünde olan bitenin, dünyada ve ruh hallerimizde olan bitene yaptığı/yapabileceği etkiler konusunda bilinçlensin ve bunu yaşamları içinde mümkün oldukça faydaya çevirmeye çalışsın..

Ben artık bloğumda astrolojik mevzularda pek yazmıyorum. Hatta şu anda farkettim ki; zaten artık bloğumda genel olarak pek bişey yazmıyorum:) Eh, malum, bu iş konsantre meselesi. O da bu sıralar bende yok:/ Ama, bugün gerçekleşen Ay Tutulmasına özel olarak (aynı zamanda Dolunay) takip ettiğim astrologlardan okuduklarımı paylaşmak istedim. Malum mevzu önemli! Hele de bir Terazi olarak benim için daha da.. Çünkü tutulma Terazi burcu üzerinde gerçekleşiyor. Ve bu sebeple ben de hayatımın en büyük değişimlerini bu dönem yaşayacakmışım! Yani en azından astrologlar öyle diyo.. Vardır bi bildikleri;)

**

Neyse; sözü çok uzatmadan sizi konu hakkında az bi bilinçlendireyim, sevaptır:)

Söylediğim gibi;  Terazi ve karşıt burcu olan Koç bu tutulmadan en çok etkilenecek burçlar arasında..Öncelikle bu ikisi ve sonra tüm diğerleri - yani tüm insanlık - Terazi'nin temsil ettiği özelliklerle ilgili mevzularda çoğunlukla zorlanma yaşayacak.. Ayrıca Ay da duyguların yöneticisi olduğu için sebepli/sebepsiz iç daralmaları da bol bol vuku bulabilir.
Peki, nedir bu Terazi'nin temsil ettikleri?

* Yüksek adalet duygusu
*  Her türlü sosyal ve bireysel ilişkiler
* Anlaşmalar / Sözleşmeler
* Sanat/Estetik/Güzellik
* Empati

Yani kısacası; bizim memlekette -genelden özele- zaten pek iyi yürütmeyi beceremediğimiz şeyler bunlar. Hele de empati dediğimiz şeyin kelime anlamından bile bi'haber yaşayan büyüüük bir çoğunluk gözlemliyorum etrafta! O yüzden, bu tutulma çok sıkıntı yapmaz belki de bizlere. Yani bi nevi, ''zaten kanıksadığımız hallere devam'' diyo, değişiklik yok :))

**

Astrologlar bu Ay tutulmasının üzerimizdeki etkilerinin 10/15 gün süreceğini söylüyor. Ve yukarıda sözettiğim konularda olabilecek zorlanmaları göz önününe alarak hepimize şu tip tavsiyeleri var:

* İş, aşk, aile vb. her türlü ilişki bu dönem çeşitli sınavlardan geçecek. Samimiyetine/ doğruluğuna/ istikrarına inandıklarınıza mümkün oldukça sabırlı ve anlayışlı yaklaşmakla beraber, size zarar veren her türlü ilişkiyi/ konuyu sonlandırmak için de doğru zamanlardır. Çünkü dolunay genel olarak 'sonlandırma ve arınma' demektir..
* Sürüncemede kalan belirsizlikleriniz bu dönemde kendi kendine bir sonuca bağlanacaktır. Bu sonuçlara fazla direnmeyin, geldiği gibi kabul edin.
 * Yaşamınızda bazı değişimler olabilecektir. Bunların süreci kötü ve sıkıntılı gibi görünse bile sonu aydınlık olacaktır, sebat edin.
* Yalanı hiçbir zaman söylemeyin tabi ama hele bu dönemde hiç söylemeyin. Size geri dönüşü fazla zarar verecektir. Hatta ekstra dürüst olun!
* Alacağınız kararlarda hislerinize göre davranmaya meyilli olabilirsiniz. Kalbinizin sesine kulak verin fakat yine de üstünde birkaç kez düşünün! Çok mantıksız bir yere varmasın. Fazla saçmalamayın yani:)
* Sabit fikirleriniz size zarar verebilecektir, onları esnetin.
* Bir türkümüzde de söylendiği gibi; ''Cahille sohbeti kesin'' ;)
* İçinize dönün ve ''Yüzleşme'' yaşayın!
(Aslında ben hepinizin her durum ve olayda en doğru, en harika, en iyi niyetli yaklaşımda bulunan ve kat'iyen yanlış yapmayan kişiler olduğunuzu, böyle birşeye hiiiçç ihtiyacınız olmadığını biliyorum tabi ama densiz astrologlar öyle diyo işte, naapcan..:P )
* Akşamları deniz kenarına gidin, kitap okuyun, yürüyüş yapın, biraz da iyot kokusu alın, eve dönün:)
* Zararlı alışkanları bırakmaya adım atmak için uygun zamanlardır, değerlendirin.
* Keza rejime başlamak için de öyledir. Çünkü dolunay günleri vücudumuzda ödem atmak kolaylaşır, hızlanır. E malum yaz da geliyor, fazlalıklardan kurtulmak lazım ;)
* Ayrıca, estetik operasyon düşünenler için yanlış zamandır, biraz bekleyin.
* Terazi ve Koç, Venüs ve Mars demektir. Onlar da, dişi ve eril demektir. Yani, bu tutulma gününde nadir iyi etkilerden biri olan; 'yeni ve romantik başlangıçlara vereceği destek' durumundan yararlanın ve hayatınızda aşka yer açın. Doğru zamanlarmış, öyle diyiileerr ;)

Bu önerilerden de anladığımız üzere aslında bu tutulma öyle çok da korkulacak cinsten değil. Benden duymuş olmayın, asıl olay 29 Nisan'da gerçekleşecek olan Güneş Tutulması'ndaymış. Cayır cayır yanacakmışız vallaa:)) O mevzuya da bilahare değiniriz. Ay ile ilgili çıkarabildiğim özet bu kadar.. Sizlerle çok beğenerek takip ettiğim tatlişko bir  astrologun yazısında geçen ve çok hoşuma giden bir cümleyi paylaşarak bitirmek istiyorum.
Şöyle diyor:

''Tutulmanın sahibi Venüs’ün Jüpiterle yapacağı kontak, sevgiyi, hoşgörüyü, sevginin gücünü, iyi niyeti, birbirimizi anlamanın gücünü unutmamamız gerektiğini vurgulamakta..'' 

Ne de güzel demiş, değil mi? Herkes birbirini sevmek zorunda değil tabi ama ''anlamanın gücü'' otomatik olarak birbirimizi incitmeden davranmamıza yol açar zaten bence. O zaman hiç böyle antin kuntin şeyleri takip edip durmamıza da gerek kalmaz belki:) Yok gezegen sert açı yapmış, yok ileri gitmiş, yok retroymuş, tutulmuş, bükülmüş.. Vallahi gençliğim çürüdü bu uğurda bee :/ Pooff...

**

Diyeceğim o ki; sevelim, sevilelim. Söze değil, öze bakalım. Maneviyatımızı yükseltelim. Yüreklerimizden art niyeti, dilimizden yalan sözü, zihnimizden de sürekli içerde dönüp duran maddi/dünyevi işleri çıkaralım ki, bunların hiçbiri bizi ele geçiremesin..
Allah'a bol bol şükredelim ve dua edelim. Nefis alt etmesi zor şey zaar;)

Venüs gibi parlamanız ümidiyle,
Sevgiler:)

NeclaK


"İnsanı gördüklerinden ibaret sayma, göremediklerinde ara. İçidir hakikatin resmi, dışı sadece bir manzara..”  Hz. Mevlâna