21 Aralık 2014 Pazar

Çay hakkında her şey:)


Böyle bir havada yapılacak en iyi şey, yağmurun sesini dinleyerek çay içmektir. Gerçi güneşli havada yapılacak en iyi şey de çay içmektir. Hatta düşündüm de; ılık havalarda da çay içmek çok iyi şeydir, tatlı rüzgarın sesini dinleyerek. :) Yani çay, tüm zaman ve mekanların olmazsa olmazıdır ve  bir duvar yazısında söylendiği gibi; ''Çay içmek her zaman iyi bir fikirdir'' :)

Evet, yukarıda yazdıklarımdan anlaşıldığı üzere çay, benim için de yurdum insanının birçoğunda olduğu gibi vazgeçilemeyen sabit bir alışkanlık.. Hele de bazı anlarda olmadığında orayı eksik bırakan bir şey.. Tabi en başta kahvaltıda. Ve tatlı yerken. Ve tuzlu yerken. Ve bir dost sohbetindeyken. Ve sevgiliyle deniz kenarındayken. Ve işyerinde çalışıyorken/toplantıdayken. Ve komşu/aile ziyaretlerindeyken. Ve resim yaparken, kitap okurken, yazı yazarken... Yani bence tüm bunlar çay eşliğinde olmazsa anlamı azalır:) Tam  ''biraz abarttım mı ne?'' diycem aklıma Türk insanı olduğum geliyor ve 'yooo' diyorum. Malum, hem abartmayı severiz, hem de tüm dünyada siyah çay üretiminde her zaman ilk 5'de yer alan topraklarda yaşıyoruz. Bi nevi milli içeceğimiz bu bizim sonuçta :) (Ayran halt etmiş:P)

Ben Ramazan aylarında oruç tutan biriyim. Ve hemen hemen her sene ilk günlerinde gidip kendime bi çay koymaya yeltenmişliğim olur. Sonra içemeyeceğimi hatırlayınca o bardakla hüzünle vedalaşma anım içler acısıdır her seferinde:) 'Çay içmeden duramıyorum' diye oruç tutmayan birçok da kişi tanırım. Tabi o kısmı inanç ve iradenin yoğunluğuyla alakalı bence ama o da ayrı bi konu. Demek istediğim; kimisi için de bildiğin sigara/alkol gibi bir bağımlılık bu çay..

**

 Şimdi gelelim asıl konumuza, yani; çayın faydalarına.. Bugün bir sağlık sitesinde birşeyler okurken gözüme çarptı ve çayla ilgili tüm dünyada yapılan araştırmalar sonucu uzmanların ortak görüşlerini anlatan uzun bir yazı okudum. Sizlere de söylediklerini özetle aktarmak istiyorum. Buyrun okuyun öğrenin. Lazım bilgiler bunlar :)
Ama tabi önce bi çay koyun;)


* Demir eksikliği ,Anemi ve Yüksek Tansiyon hastası olmayan kişiler günde 8-10 bardağa kadar  içebilir.(Bu hastalıklara sahip olanlar 3-4 bardağı geçmesin ve mutlaka açık ve şekersiz içsin.)
* Kalorisi yoktur. (Ama İngiliz havasına girip de sütle birlikte içerseniz var tabi.)
* Antioksidan etkisi vardır, yaşlanmayı önler. (Bakınız; dipçik gibi Karadeniz kadınları.)
* Vücudun günlük su gereksiniminin karşılanmasında önemli yer tutar.
* İçindeki kafein sebebiyle daha dikkatli ve uyanık tutar. (Alzheimera karşı bile faydalıymış)
* İdrar söktürücü özelliği vardır.
* Şekersiz içildiğinde diş çürümelerine karşı fayda sağlar.
* Düzenli çay tüketen kişinin bağışıklık sistemi içmeyene oranla 5 kat yüksektir.
* Bağırsaklarda bulunan bir tür zararlı bakteriye karşı koruma oluşturduğu, kalp-damar hastalıkları   ve kanser riskini %30 oranında düşürdüğü, kolestrolü dengelediği gözlemlenmiştir.

 Ayrıca yalnızlığa da iyi gelir diyorlar ;)

***

Zararları da şöyle;
(Aslında bunlara zarardan çok 'dikkat edilmesi gereken hususlar' denebilir)

* Çok sıcak içilince ağız mukozası ve yemek borusu zarar görebiliyor.
* Günde 10 bardaktan fazlası kabizlığa yol açabiliyor.
* Şekerli içenlere -doğal olarak- şekerin vücuda yaptığı zararları veriyor. (Burda çayın bir sorumluluğu  yok tabi, o demiyo içime şeker at diye sonuçta:) )
* Yemeklere yakın sıralarda tüketildiğinde besinlerden aldığımız demirin emilimini güçleştiriyor. (1 saat önce ve sonrası daha uygundur)

Bi de bu uzmanlar bir tüyo vermiş. Çay suyu kaynadığı anda değil de, kaynadıktan sonra 1-2 dakika bekletip (yani fokurdama hali geçip, ısısı 95 dereceye düşünce) demlemek daha iyiymiş. Sebebini anlamadım ama vardır bi bildikleri..

*Son olarak; Yasakları var: Ülser veya Gastrit hastalığınız varsa ve çok ilerlemişse çaydan direk uzak durun diyorlar. Üzgünüm:( Şimdiden beslenmenize dikkat edin ki, bu hastalıklara yakalanmayın. Çaysız yaşayamazsınız bak sonra;)

***

Ve en temelde hepimizin bildiği bir şey var ki, o da; hayatta en yararlı, en iyi, en tatlı, en heyecanlı vs.. görünenler de dahil olmak üzere herşeyin kararında güzel olduğudur. Bırak çayı, bazen ayarı kaçınca sevginin bile fazlası zarar veriyor malum.. Bu yüzden hepinize sonradan 'atarlı' olmamak için, her zaman 'ayarlı' bir yaşam dileyerek bitiriyorum:)

Ve tabi; çayın yareni olan simite de sevgilerimle :)


NeclaK


''İki çay söylemiştik orada, biri açık. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni....'' Cemal Süreyya





4 Aralık 2014 Perşembe

Türkiyem, cennetim..!


Türkiye'miz, hakikaten şarkıdaki gibi -doğal güzellikleri bakımından- cennet gibi bir vatan.. Ama iş siyasi meselelere gelince, her devirde başka bi mevzudan yana çok dertliyiz, mutsuzuz, acılıyız.. Son yıllarda ise, en küçük kurumun idarecisinden en tepedeki yöneticilerine kadar bir çok liderde(!) gördüğümüz ortak nokta; özellikle vicdani meselelerde ipin ucunun hepten kaçmış oluşu! Olanları şaşkın şaşkın izliyoruz. En çok da; bu durumlara şaşırmayanlara şaşırıyoruz ! Gündemimiz her gün değil, her saat değişir oldu artık. Ve bizler de Facebook'ta paylaşmalara yetişemez olduk tabi! Duyarlılık gösterdiğimiz için olanlar bir yana, bazen de fazlasıyla saçmalıyoruz, bunu sürekli söylüyorum, çünkü hemen her gün gözüme gözüme sokuluyor..Yani sizlere ''Cehaletten ve Sabit Fikirden ölecek 1 milyon kişi bulabilirim!'' grubu kurabilirim :)

Misal, bir kısmımızın son haftaki derdi şuydu: ''Papa niye geldi?'' Yahu, niye gelmesin?? Vay efendim ''niye AkSaray'a gitti'' Peki niye gitmesin?
Adam bir din adamı ama bir yandan da bu yaptığı politik bir ziyaret en nihayetinde. Bu ülkeye gelip de bizim iç ilişkilerimizde haksız, yolsuz bulduğumuz olaylara tepki verip, protesto mu edecekti. Misyonu bu mu? Femen kızı mı bu yahu? ''Yok orası haram parayla yapıldı, günahtır girmem'' falan mı diyecekti ya da? Kendisine bir program yapılmış, o da riayet ediyor işte. Basit! Bunu bu basitlikte düşünemeyip de karmakarışık hale getirmiş, yersiz bi şekilde aşağılamış, hadsiz ifadelerle dolu cümleler okudum. Hayretle!

Çok trajikomik kafalarımız var alimallah :P

***

Şu son 2 gündeki en belirgin diğer konumuz da tabi ki: Bedelli Askerlik.. Tabi ki bunun hiç de adil olmadığı fikrine katılıyorum. Fakat yine anlam veremediğim bazı eleştiriler var.
''Askerliğin ya şartları çok iyileştirilsin ya da yapmaya gönüllü olan gitsin, istemeyeni zorla almasınlar. İşi paraya dökmek de nedir?'' derseniz anlarım, saygı duyarım, desteklerim de.. Ama madem -ve maalesef ki- memlekette şartlar böyle, bu parayı verecek gücü olanın bu olaydan muaf hale gelme çabasına niye bu kadar atarlanıyo herkes, onu anlamıyorum bi türlü?? Kim içinde mantıksızlıklar silsilesiyle dolu ve hayati tehlike içeren bir sürecin içine gönüllü ve atlaya zıplaya gider? Hangi manyak? 'Hayır efendim ben gidiyosam illa o da gidecek' tutturması nedir? Kaldı ki, maddi gücü olmayanların hepsi sadece mecburiyetten gidiyor. Bayılarak değil. Biri o bedeli ödeme konusunda kendisine sponsor olsa hemen kabul edecek ve o da gitmemeyi seçecektir. Bu gayet net!  O yüzden ''Bu her türk erkeğinin vatan borcudur, vatan borcu namus borcudur'' ezberlerinden bi çıkın, az bi mert olun, samimi olun. Gözünüzü seveyim!
Ben, sınır dağlarında aylarca soğuktan donarak yaşayan, gözünün önünde arkadaşlarının vurulduğunu anlatan anılar da dinledim, ''sabaha kadar yüzbaşıyla içtim'', ''akşama kadar bilgisayar başında chat yaptım'' gibi anılar da.. Bir de bu açıdan bakarsak; 'adalet' kavramı 'gitmeyen' ve 'giden' arasında ele alınmamalı sadece. Gidenler arasında da ikiye bölünüyor doğal olarak..!

Yani diyeceğim o ki; bu yüzeysel vatan millet aşkı ayaklarını geçin artık! O samimiyet çoook eskide kaldı..Kurtuluş Savaşı dönemlerinde falan. Kimse boş konuşmasın ve kendini kandırmasın lütfen! Artık o 'değerler'e gerçekten 'değer' verilmiyor.. O aidiyet ruhunun yerini dibine kadar maddiyat, o birlik-bütünlük amaçlı politikaların yerini büyükbaşların birbirleriyle girdiği çıkar oyunları aldı.. Açıkça görülmüyor mu tüm bunlar?? Ve hal böyleyken bu kadar ezbere ve sığ bir 'milliyetçilik' kafası neyin kafasıdır?
12 ay gurbet ellere gidince ne oluyor? O genç kişi hayatında bi aydınlama mı yaşamış oluyor. Hayır. Giderken hergün klavye başına 3-5 içi boş laf sallayarak vatan kurtaran tiplerdense, geldiğinde de aynen ordan devam ediyo işte. Olan o.. Oradaki baskıcı ve mantıksız sistemden çıktığında, manevi bi öğreti yüklenerek geri gelmesi beklentisi saçma olmaz mı zaten?
Ben şahsen hiç görmedim. Bu sürecin insana farkındalık mevzuunda hiçbir katkısı yok. Nötr! Bu sebeple; bence bu askerlikle ilgili bilgileri çocukların öğrenim hayatının bir dönemine dahil etsinler, insani şartlarda bir temel eğitim versinler,olsun bitsin..

***

Sanırım ben en sonunda bir parti kuracağım. Ama tabi astroloğuma danışıp, gezegenlerin en uygun göründüğü zamanı öğrenip ona göre işe koyulacağım:) Gökyüzü kalitesi önemli meseledir malum;) Partinin adını da: QKGP olarak düşündüm. ''Q Klavye kahramanları Goygoy Partisi''  Kurmaylarımı da Facebook üzerinden seçeceğim:) Slogan olarak da şöyle bi fikrim var: ''Leyleğin ömrü 2 laklak'' :) Nasıl buldunuz?
Bence epey destek görürüm. Yani en azından Levent Kırca'dan daha fazla oy alacağımdır, orası kesin:)))

***

Her zamanki gibi; Allah sonumuzu hayır etsin diyerek sizlere iyi akşamlar diliyorum:)

Bu arada; bugün Dünya Engelliler Günü. Nam-ı diğer; Engel Tanımayanlar.. Ben de sosyal toplum içerisinde karşılaştığım bir çok engelli kişinin, hiçbir bedensel engele sahip olmayan birçoğundan çok daha güçlü duruşa sahip olduklarını gözlemliyorum. ''Acaba bu durumda, engelinden dolayı daha fazla manevi güç, cesaret ve olgunluğa vardığı için o mu şükretsin rabbine, yoksa bakıp görmeyen, şükür bilmeyen, hep şikayetçi, hiçbirşeyin farkında olmadan boş boş yaşayan öteki engelsiz mi?...'' diyorum!

Özdemir Asaf da demiş ki; ''Bunca boş konuşan insanın arasında dilsiz olmak engel değil, devrimdir..'

Sevgiler..

NeclaK