23 Şubat 2014 Pazar

Yahşi Cumartesi;)


Cumartesi geceleri evde isem (-ki bu hiç hazetmediğim bi durum ama oluyor işte:P) ve biraz da keyifsizsem TV karşısına yayılıp şöyle eğlenceli bişey bulup izleyeyim bari derim. Kendimi resetleyeyim, beyni boşaltayım falan.. Fakat çoğunlukla, artık insanı kusturacak kadar fazla sayıda olan o goygoycu yarışma programlarından başka birşey bulamam..

E geriye kalan diğer seçenek de genellikle canımız ciğerimiz yerli dizilerimiz olduğundan normalde takip etmiyor olsam da ilk rastladığımı açıp öyle boş boş bakarım bazen. Oradaki bazı yanlış anlama zincirleri, 100 yıl saklanıp sonra kapı arkasından öğrenilen büyük sırlar, sabahtan akşama kadar evin içinde 150 metre topuklu ayakkabıyla gezen full makyajlı, mini etekli ev kadınları ve benzeri çok olağan (!) haller beni eğlendirebiliyor. Fakat biraz da trajikomik olduğu için içim de sıkışıyor hafiften..
İyiler gerizekalı polyanna seviyesinde saf, kötüler ise şeytana papucunu ters giydirecek derecede tehlikeli birer psikopat. Ortası yok! Sıfır gerçekçilik, sonsuz saçmalık..

Diğer alternatif de müzik kanalları. Her biri kendini sıradışı bir iş yapmış sanan fakat ne yazık ki birbirinin aynısı olan şarkılar ve onlara çekilen video klipler! Klip kızlarının hepsinde aynı cilve, aynı naz, aynı figür.. Hatta, biraz daha açık konuşursak; aynı popo, aynı meme olarak da çevirebiliriz onu. Bu sergileme biçiminin adının dans konması da bu olayın trajik kısmı tabi.!

Hal böyle iken kanallar arası zap seyahatimin sonunda mağdur olup, eğlence amacıma ulaşamadan nihayetlendirdiğimi sanmayın. Benim böyle anlar için harika bir B planım vardır her zaman: Azeri TV!
Onu açıp birkaç replik dinledikten sonra hayata bakış açım değişir, içim bir neşe dolar:)) Akıl sağlığını korumak için hayatında her yolu denemiş bir insan olarak söylüyorum: içeceğiniz hiçbir antidepresan ya da gideceğiniz hiçbir psikolog üzerinizde bu etkiyi yapamaz! Herşeyi unutturması sadece 10 saniye :)

Mesela yakın zamanda rastladığım bir filmden 2 replik yazayım size:

Kadın:         - O menim münasebetlerimin en yahşisiydi.
Diğer kadın: - Hee, seni anlirem..
...
Kadın : - Seni terkeyliyorum.
Adam:   - Öyle mi diyirsen?

ve birçok benzerleri.. :))

Geçen sene Siyah Kuğu filmini vermişti. Ben öyle çok acayip bayılmamıştım izlediğimde ama güzeldi. Aldığı ödüllerle de kendini kanıtladı zaten. Ama Azerice çeviri ile izlediğimde filmin konusu, içeriği, anafikri, herşeyi farklılaştı gözümde:) Mesela normalde başroldeki abla şizofren bir balerin iken, birden gayet aklı başında, çalışkan, tatlı, neşeli bi kızcağız haline dönüştü. Bu lisanın çevirisiyle izleyince algıyı o derece değiştiriyor yani, düşünün artık:) Bir dans provası sahnesinde, o karizmatik eğitmen abimizin ağzından dümdüz bi ses tonuyla:  ''hmmm.. göözeell.. yahşii.. afariin, davaamm.. '' gibi kelimeler duymak konsantrasyonu ufaktan bozuyo tabi :))

Aranızda Azeri falan varsa kızmasın bana. Zira, Türkçe ile arasındaki fark bizim taraftan epey komik oluyor. Sizin deyiminizle; ''çok yahşi, çok gülmeli''. :) Julia Roberts'ın ağzı ''i don't know'' derken, ''men ne bilem'' şeklinde bir çeviri duyup da gülünmez mi yaw? :)

Diyeceğim o ki; bu kanaldaki neşe garantisi hiçbirinde yok:) Diğer bahsettiklerim de komik bulunsa da biraz çekirdek çıtlayıp, olanı biteni 10 dakka eleştirip, gülüp geçersiniz ancak. Ama burdaki eğlence iz bırakıyor:) Azerice kesinlikle lisanların Messi'si:)  

Bu arada; hep çok beğenilmiş, önemli ve bol ödüllü filmleri veriyor. Boru değil yani:P Soğuk ve yalnız Cumartesi gecelerinizde siz de izleyin derim ay balam:)


Özünüze yahşi bakın ;)

Sevgiler..

NeclaK





9 Şubat 2014 Pazar

İstanbul çilesi..



İstanbul trafiğinden şikayetçi olmayan yoktur. Kimisi arabasının içinde otururken, can sıkıntısından ve bir yerlere yetişememekten şikayetçi, kimisi de bunların yanında otobüslerde başka insanlarla birbirine yapışmış, ayakta durmaktan bel fıtığı olmuş, şöförün frenleriyle düşüp kalkarak, mevsime göre donarak ya da pişerek yolculuk yapmaya çalışıyor olmaktan... Ve tabi toplu taşıma araçları kimseyi gideceği yerin kapısından alıp kapısına bırakmıyor. Onlara yürümesi var, ondan inip ona binmesi var.. falan filan.. Hele de bu yaya kısmı hava şartlarının durumuna göre tadından yenmez olabiliyor tabi..
Çeken bilir.. ;)

E tabi tek sıkıntı trafik değil. İnsanların çoğu negatif elektrik yüklü geziyor dışarlarda. Hep gergin ve telaş içindeler. Akıllarında binlerce düşünce dolu. Sonu olmayan ihtiyaçları, evin giderleri, iş problemleri, bozulan sağlığı, vs..vs.. Annemin tabiriyle; hepsi streçe girmiş durumda:) Gerçi bu daha mantıklı. Stresli insanlar gerçekten mutfaktaki streç filme sarılmış da sokağa bırakılmış gibi olabiliyor bazen:) Velhasıl bu şehrin insanının en dertsiz olanını bile bazı şartlar illaki darlandırıyor.. En azından zaman sorunları var. 24 saat yetemiyor kimilerine bazen..

***

Geçen hafta Kadıköy'de 14-15 yaşlarında bir kız babasıyla birlikte yanımdan geçiyordu. Babasına dönüp ''Baba n'olur, biz de İstanbul'a taşınalım, burası çok güzelmiişş'' dedi..
Gel yavrum, gel çocuğum. Sen eksiksin, gel. Ananı da al, gel. Kimbilir hangi, kargaşadan uzak, huzurlu, sakin memleketi bırakıp bu çilenin içine girme peşindesin.. Bir süre büyüsüne kapılıp ağzın açık gezersin. Şehrin gümbürtüsü yormaya başlayınca da iş işten geçmiş olabilir. Çünkü platonik bir aşka benzer buralar. Çekeceğin her acıya rağmen her haliyle sevmekten vazgeçemezsin boğazına, vapuruna, martısına kurban olduğum İstanbul'dan...

***

Ben uzun süredir gitme hayalindeyim. Buralar ağır geliyor. Bağlayan bir nedenim yok diyedir belki.. Ama en çok da insanların birbirine karşı daha dürüst, daha içten ve daha saygılı davrandığı bir toplum içinde yaşama ihtiyacımın gün geçtikçe çoğalması yüzünden sanırım. Tabi, insan her yerde insan. Dolayısıyla, aynı sorunlar her yerde olabilir fakat bunların küçük şehirlerde daha az yaşandığını kısa sürelerle de olsa birçok yerde bulunarak gayet net gördüm. Çünkü buralardaki büyük yarış ve hırslar oralarda yok. Yetinmeyi bilen, şükrü bilen, yüzü gülen insan sayısı daha fazla.. İnsanlar birbirini kolayca yok saymıyor, satmıyor. Bencilliğe de pek prim veren yok! Yani, nüfüsü az ama birlik duygusu yüksek.. Oysa büyükşehirde nüfüs çok ama yalnızlık ondan da çok...

İstanbul dünyanın en güzel manzaralarına sahip bir şehir. Sosyal yaşamı, tarihi dokusu, denizi, boğazı.. Hepsi harika. Alışan insan muhakkak özler giderse. Bu sebeple arada bir misafir olarak gelerek bu ruhu 1-2 gün içine çekip yine gitmek lazım. Ama sürekli yaşamak için çelik gibi sinirler ve yanında mümkün oldukça dolgun bir banka cüzdanı istiyor. Ama ikisinden biri değil, ikisi birlikte olmalı..
Şahsen ikisine sahip olduğum söylenemez. O yüzden hepimizin eninde sonunda varacağı nihai sonu daha erken göreceğim sanırım bu şehir yüzünden:/

Ayrıca; burada her 4 kişiden birinin antidepresan kullandığını biliyor muydunuz ?




 Bu şartlarda  İstanbul'a en uygun şarkı: ''Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli..'' oluyor sanırım:) Zaten ben alışkınımdır uzaktan sevmelere...

***

Biri bana Ege'nin o bayıldığım adasında bir yaşam hazırlasın ve alıp götürsün lütfen. Kendim denedim ama beceremedim:( Tabi trafiğin az olduğu bir saatte yola çıkalım da giderayak gerilmeyelim;)

Hepinize streçsiz günler dilerim:)


NeclaK









3 Şubat 2014 Pazartesi

yaşama hakkı!


''Dünya bir sahnedir. Ve bütün kadınlar ve erkekler sadece birer oyuncu '' demiş Shakespeare.

Bu sözle benzer manaya çıkan farklı ifadeler kullanılmıştır yüzyıllardır.. Önemli bir düşünür başka türlü söyler, kutsal kitaplar başka türlü, yaşam tecrübesi bol insanlar başka türlü.. Ama nihayetinde anlatılmak istenen şey özünde aynı: Geldik, gideceğiz.. Ve benim bu kokuşmuş dünya ile ilgili en çok sorguladığım şey; bu kadar kötülüklerle dolu bir düzenin içine neden gönderilmiş olduğumuzdur..?
Bu bir oyunsa, neden oynuyoruz? Bir sınavsa, neden girmek zorundayız? Bu mücadeleyi sürdürmek zorunda olmamızın sebebi ne? ''Yaşamak'' kelimesinden anladığımız ne? Bunca acıya tanık olmak zorunda bırakılıyorsak, bize sunulan şeyin adı ''yaşama hakkı'' değil de ''yaşama haksızlığı'' olmuyor mu? Malum binlerce yıldır kimse üstlendiği rol ile ya da sınavda aldığı puanlarıyla dünyaya mutlak iyiliği getirmedi, getiremeyecek..
Belki bireysel olarak fayda sağlayan sonuçlar alıyoruz. Bu dünyada mutluluk hissi ve haz veriyor ve öteki dünyada da -inançlarımıza göre- alacağımız karşılığına hazırlıyor. Ama dünyaya adalet sağlamıyor işte..Yani bu durum bizlere ''7 milyar insanın içinde ol ama hep yalnız sen varmışsın gibi hareket et'' demiyor mu bir nevi? Halk arasında kullandığımız tabirle; ''kendini kurtar, etliyi sütlüyü boşver'' söylemindeki gibi..

Evet. İşte dünya tam olarak böyle bir yer..

***

Oluşumundan bu yana dünya üzerinde hep savaş var, kin var, ötekine karşı nefret var, çıkarlar uğruna kendi ulusu ya da diğer ulusları ve insanlarını yıkıp geçirten hırslar var, tüm dünyanın elele verip çözmesi gereken bir sorun olmasına rağmen Afrika'da çocukların açlıktan ölmesini öylece izleyen süper(!)güçler var, düzene karşı söyleyecek bir sözü olduğu için 19 yaşındaki evladının bir gece polis tarafından öldürüldüğünü öğrenen anne var...!
Halbuki o anne ne umutlarla getirmiştir onu dünyaya. Geldiğinde nasıl tarifsiz bir mutluluk yaşamıştır. Bebekken öğle uykusuna yattığında bile özlemiştir onu.Yanına gidip koklamıştır bir süre. O parmağını incitse annenin daha çok canı yanmıştır.. Ve o bebeğin sağlıklı olduğunu bilerek geçirdiği ''huzurlu uykusuz'' geceler bir günde yerini ''sonsuz acıyla dolu uykusuz gündüzler ve geceler''e bırakıyor...Ve elden hiçbirşey gelmiyor!

İşte dünya tam olarak böyle bir yer..

***

''Bu kirli dünyaya bir çocuk getirmek istemiyorum'' cümlesi hepimiz için çok tanıdık. Yıllardır ben de duyar ve 'bunu söyleyen kadın içgüdülerini ameliyatla aldırmış olmalı herhalde' derdim. Gülüp geçerdim. Çocuk hayattır, hayatın en büyük gerçeğidir, anlamdır, neşedir... derdim!..
Oysa şimdi, çocukları çok sevmeme rağmen, bir kişinin daha bu korkunç düzen içinde nefes almasına vesile olmak düşüncesi beni korkutuyor. Yani artık ben de  istemiyorum, isteyemiyorum...Çünkü, bu her geçen gün daha da kötüleşen düzen ''hep BEN, sadece BEN'' diyenler dışındaki herkesi yutacak gibi geliyor. Ölümden sonra, iyi insanlar için hazırlanmış bir cennet vardır belki ama cehennemi merak edip sorgulamaya gerek yok bence. Zira; tam üzerindeyiz..!
Ve insanlık yıllardır ''Başka gezegenlerde hayat var mı?'' sorusuna cevap arıyor, sanki bu dünyada bulmuşuz gibi...

***

Benim babam gençliğinden beri kalp hastasıymış. Kısa ömrü hep hastanelerde geçmiş. Doktoru ona evliliği bile yasaklamışken o evlenip üstüne bir de 2 tane çocuk sahibi olmuş.Biri 6 aylık bebekken hastalıktan ölmüş, diğeri de babasının yüzünü sadece elinde kalan 2 soluk fotoğraftan izlemenin üzüntüsüyle bir ömür yaşıyor.. Cehaletten ve imkansızlıklardan yitirdiğim bir abim, tanışamadığım ama hep özlediğim bir babam var.. Yanyana yatıyorlar uzaklarda bir yerde...

İşte dünya tam olarak böyle bir yer..


NeclaK