31 Ocak 2014 Cuma

Hafıza.


Bazı insanlar herşeyi hatırlar. Bazıları da sık sık dün ne yediğini bile unutur. İşte ben o ikinciyim:/ Hatta şu anda bunu yazarken ''hakkaten, dün öğle yemeğinde ne vardı?'' dedim içimden ve ancak 15 dakika sonra hatırladım. Hem de en sevdiklerimdendi :)

Tabi bu unutma halleri büyük bir sorun halinde değil hayatımda. Çok şükür şuurum yerinde ve hala tüm sorumluluklarımın farkındayım. Adımı, adresimi falan hatırlıyorum yani:) En azından şimdilik;))
Sadece  günlük yaşamımla ilgili, anlık olaylara dair kısmı giderek çoğaldı.

- Aaaa, tüh! markete uğrayıp yoğurt alacaktım.
- Hay Allah ya, şarj aletini ofiste unuttum.
- Vay anasını, yine Akbil'i doldurmadım.
- O gün gittiğimiz restoranın adı neydi?
- Neydi o film? Hani şu bilmemne dizisindeki yakışıklı oynuyodu? ...gibi.....

***

 Geçmişteki -iyi ya da kötü- bir çok anım beynimde kazılıdır. Unuttuklarım da çoktur tabi ama belli ki iz bırakmadığındandır. Zaten hiçbir zaman öyle zehir gibi güçlü hafızaya sahip tiplerden olmadım, orası kesin.
100 yıl önce yaşanmış bir günden bahsederken,  ''O gün sen kırmızı elbise giyiyodun, ben bilmemne içmiştim, yolda komik bi tip görmüştük, o ağacın altında buluşmuktuk''  falan gibi detayların replikleri pek bana ait olmaz. Benimki daha çok ana tema üzerinedir:) Bir de duygularla ilgili yoğunluk seviyem üzerine. Çok fazla gülmüş ya da ağlamışsam. Çok heyecanlanmış ya da çok fazla mutlu olmuşsam. Çok canım yanmış ya da fazla üzülmüşsem.. vs..

Sonuç olarak; günlük hayatımda gerekli olan kadar, hatta iş hayatımda da bunun biraz daha üstünde bir kapasitem vardı hep. Ne oldu, ne ara bu noktaya geldim bilemiyorum. Sonuçta henüz gencim, yaşla ilgili bir sorunum olmadığı kesin. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, bazı sıkıntı ya da üzüntülerle beyni fazla meşgul etme vb. sebeplerden olduğunu düşünüyorum. Çağımızın klasik sorunlarından yani. Belki de benim hard disk'e toz kaçmıştır:) Ya da bir türlü çöpe atamadığım büyük yer kaplayan bazı kayıtlar yüzünden, yeni bilgilere yer açılamıyor olabilir mi ??

***

Bazen yeni tanıştığım insanların adlarını 3-5 karşılaşmadan sonra ancak hafızaya kaydediyorum. Bazen de, 'hafta sonu birine sözüm vardı ama neydi acaba' diye cep telefonumun hatırlatmasına bakıyorum. Oraya başvuracağımı bildiğim için önceden yazmış oluyorum malum:) Allahtan sözlerine sadık bir insanım, en azından bir sözüm olduğunu unutmuyorum. Konuyu unutabiliyorum sadece:)

Bazen de eski dostlarla, ailemle vs. geçmiş hakkında birşeyler konuşurken, hiç o günü yaşamamışım, mevzuya hiç dahil olmamışım gibi dinliyorum:) Repliklerim genelde:
''- Valla mıı?
 - Öyle mi yapmıştım?
 -Haaa, birazcık hatırladım sanki?'' şeklinde oluyor.
Hatta;  - Hadi yaa, ben o sıra o çocukla mı çıkıyodum hakkaten?'' e bile vardığı olur :) Tabi aşık olduğumu unutmam, o ayrıı.. Tamam eskiden biraz flörtözdüm belki  ama aşk başka şey sonuçta, o az sayıda oluyor. Hem ünlü düşünürümüz İbrahim Erkal abimiz ne demiş:  ''Unutma! Unutulanlar, unutanları asla unutmazlar.'' :))

***

Ama inceliklere dair olayları hiç unutmam. Belki de kendimle ilgili olanlarda dağılmam biraz da bu yüzden. Önceliğim: sevdiklerimi gülümsetmek, gönül almak, bağları zedelememek,  kimseyi azcık da olsa üzmemiş olmak, birlik, beraberlik, kardeşlik  falan filan.. ''Ben'' değil yani. Belki daha az üzülmek için öyle olmalı aslında.. Ama değil, olamadı..! Doğum günlerini hiç unutmam mesela. Bir de beni arayanı yanıtlayamadıysam sonra geri dönmeyi...
Bunlar bazen insanlık hali olmakla beraber, süreklilik halindeyse kişilere verdiğin değer ve/veya duyduğun saygı ile doğru orantılıdır diye düşünürüm. Kendime yapılmasını istemediğimi başkasına yapmamak üzerine kurulu bir hayat görüşüm olduğundan dolayı bu tip mevzulara hassas bakarım..
Başkalarının hassas olduğunu düşündüğüm konularda da kendilerine hassas yaklaşmaya çalışırım. Zaten ölümüm bu hassasiyet zincirlerinden olacak herhalde:) Sahip olduğumun ve verdiğimin en fazla %10'unu geri alıyorumdur :/ Pofff.. Bazen diyorum ki ;  Herşey bir rüya olsa / Unutarak uyansam  :)

***

6 ay önce taşındığım apartmanda kaçıncı katta oturduğunu bilmediğim bir amca var. Dış kapıda her karşılaştığımızda gülümseyerek bir 'merhaba' diyor kendisine yol veriyorum ve peşinden içeri doğru girerken her seferinde bana dönüp : ''Merhaba yavrum, sen 2 numaraya taşınan kızdın di mi?'' diyor. Evet diyorum, bir sonrakinde yine soruyor, sonrakinde yine..... ve yine... hiç boş geçmedi sağolsun:))
Yaşamım içinde ''İnsanın korktuğu başına gelir'' sözünü çok teyitlemiş biri olarak bu durumdan korkmamaya çalışıyorum!:)  Ama ben o duruma gelirsem 'merhaba yavrum' la kalmam. Sohbetim uzundur yani. Vay haline o kiracı çocuğun o zaman:))

Dediğim gibi, aslında halim çok da fena değil. Sadece eskiye oranla düşüş var, ona alışamıyorum. Kendimden beklentim daha yüksek olduğu için kendi gözüme batıyorum herhalde?:) Uzmanlar ceviz ve balığı bol yiyin diyor. Onları artık daha fazla dinlemek lazım herhalde. Zira; yıllar bazen çok acımasız ;)

O zaman unutmadan size hemen bir film ve bir tiyatro oyunu önerisi yaparak yazımı bitireyim bari:)

Sevgiler..

NeclaK



* Geçtiğimiz hafta bir arkadaşım güzel bir jest yaparak bizim için İş Sanat'ta sergilenen Shakespeare'in 12.GECE adlı oyununa bilet almış. Bir kısmı profesyonel, bir kısmı da İş Bankası mensubu olan amatörlerden oluşan bu ekibin her biri çok başarılı oyunculuklar sergiliyordu. Ve oyun da çok akıcı ve eğlenceliydi. En güzel yanı da; tüm gelirini çocuklar yararına vakıflara bağışlıyor olmaları. Onları tebrik ediyor, herkese öneriyorum.

* Bir de, yine bir arkadaşımın şiddetli tavsiyesi üzerine bir DVD izledim haftasonu. Adı: YERDEKİ YILDIZLAR  Orjinal adı: Taare Zameen Par.   Hikaye etkileyici ve çok duygusaldı. Ama öyle normal duygulandırıp ağlatanından değil, hıçkırarak ağlatan cinsten:( Tabi, bu kısmı mevzuya olan duyarlılığınız ve yoğunlaşmanızla alakalı.. Kesin olan; başroldeki  o küçük tatlı çocuk sizi hem  güldürecek, hem hüzünlendirecek.. Mutlaka izleyin!

* Kendime tavsiyem ise Ata Demirer'in dört gözle beklediğim ve bugün gösterime giren 'Eyvah Eyvah 3' filmi:) Galaya gidenlerden okuduğum yorumlar muhteşem. Zaten serinin ilk ikisine bakarsak benim tahminim de o yönde.. Eşlik edecek birini bulduğum ilk fırsatta gidip göreceğim.



23 Ocak 2014 Perşembe

Samimiyet.


Yapmacık bulduğum hiçbir insanı veya durumu sevemedim. Bünyem reddeder. O tip kişilerden ve ortamlardan sıkılırım ve hemen uzaklaşmak isterim. Bana göre, hiç bir türlü ilişkinin zemininde, içten gelene göre yaşanamayan bir mecburiyet bulunmamalı.. Çünkü o zaman, içinde hep hesap-kitap olur, pazarlıklar olur, ister istemez yalanlar olur! Yani; itici olur.. Ve bence, içinde samimiyet olmayan herşey bir gün bir yerden patlak verir ve bozulur.. muhakkak!

Tabi böyle olmayan bir dünya yok malesef. O yüzden patlağımız, çatlağımız boldur:)

Mesela plastik çiçek de çok uyuz bişeydir bence. Bir arkadaşım bana alıp getirse, hediyelere değer verdiğimden dolayı bir yerlerde saklarım belki ama ''e canlısını alaydın ya kardeşim'' de derim. Bence bitki bile samimi olmalı yani:) Hele de o yapay şeyi alan sevgilimse kafasına ekebilirim!

***

Tabi bu durumun bana olumsuz geri dönüşleri de olur malesef. Hayat içinde birçok alanda diplomatik yaklaşılması gereken durumlar var malum. En basit ''ah canım elbisen çok yakışmııışş'' dan tutun da, patronuna ''evet, bu fikriniz harika'' diyebilememekten kaynaklı sıkıntılarla karşılaşma olasılığın yükseliyor o zaman. Anı kurtarmak için, belli bir mesafede olduğum kişilere karşı mecburen yaptığım oluyor bazen ama onu da aslında sadece yaptığımı sanıyorum. Asıl düşüncem ifademe öyle bir yansıyor ki, gel de inandır:)

Bir keresinde çalıştığım banka şubesindeki korkunç zevksiz olduğunu düşündüğüm şefime zorla bir iltifat etmeyi denedim. Kafayı kendiyle bozmuş, çakma bir Barbie bebek gibi dolanıyordu ortalıkta. Benim için zorlu bir sınav olacaktı:) Ama ''bi öğrenemedim gitti şu işleri, ben de yapıcam ulen'' dedim kendi kendime. Sonuçta bazen ancak öyle kıymetli olunuyor!
Mevzuya kafadan gireyim ilk olarak dedim. Çalı süpürgesine benzemesine rağmen, bir sohbet arasında ''Maşallah, ne kadar hoş, gür ve havalı saçlarınız var'' dedim ve aldığım yanıt şuydu: ''Peruk şekerim. Beğendiysen sana da alalım'' !?..
Buyrun burdan yakın işte! Kahrolası Murphy Yasası hep bulur beni :/  Konuya gözlerinden gireydim bari diye pişman olmadım değil, boş baksa da en azından yeşildi. Meğer o da lensmiş, sonra öğrendim:)) Böylece, ilk ve son yalakalık deneyimim hüsranla sonuçlanmış oldu. Yapmacık olabilme denemesine en yapma olanından başlamam da epey büyük talihsizlikmiş yani:)
Zaten egolarını okşamadığım için olsa gerek, iş hayatımda üstlerimle çoğunlukla yıldızlarımız barışmadı. Takıntısız olanlarla sevişiriz genelde..

***

İnsanlar çoğunlukla eleştiriye kapalı malesef. Belki de kişileri birbirine karşı samimiyetsizliğe iten durum da bu. Neden bilemiyorum. Anlayamıyorum. Beni al yerden yere vur, gıkım çıkmaz yahu:) Altında art niyet yatmıyorsa lazımdır bile böyle şeyler. Geliştirir, güzelleştirir, komplekssiz olduğunu ve  o özgüven maskenin altında aslında bir ezik yatmadığını farkettirir.. Hatta daha fazla hoşgörülü olmayı bile öğretebilir duruma göre.
 Buradaki kilit nokta; eleştirideki iyi niyete, iyi amaca, samimiyete inanmak. Bu tamamsa, o eleştiriyi nazikçe dinle, sonra istersen yine bildiğini oku, istersen dikkate al faydaya çevir, istersen üzerinde aksi fikrini belirt, eleştirinin geldiği kişiye göre konuş paylaş ama gıcıklık yapma be kardeşim... Egonu da al git, adamı hasta etme! :)

***

Bu mevzunun en genel örneği; ülkemizde sittin senedir süren kötü gidişat bence.. Siyasetçiler vaadlerinde samimi değil, öyle olsalar bile o vaadleri başaramadığında ya da krizleri çözemediğinde yapılan eleştirilere de sonuna kadar kulakları tıkalı!
Bu nitelikler kötü giden herşeyde tek neden değil tabi.Yaptığı işin hakkını verecek yeterli tecrübesi- eğitimi- zekası-ahlakı yoktur, donanımsızdır..vs.. Zaten ben siyasetten çok anlamam. Ama samimiyetten uzak olduğu için, daha söylerken bile kendi kulağından uçup giden beyanlarının, sonunda varılan kaosun en baştaki önemli zincirlerinden biri olduğunu görebiliyorum..!

***

Benim felsefem ''Samimi ol, canımı ye'' üzerine kurulu. Dışardan görünene aldanmamayı da geç de olsa, iyice ve epey sindire sindire öğrendim! Bu sebeple, doğal olanla yapma olanı birbirinden çabuk ayırabiliyorum diye düşünüyorum. Ve yapmacık olanı farkedince direk ortadan ikiye ayırma isteğiyle doluyorum:)

Sanırım, çocukları ve onların saf dünyasını çok seviyor oluşum da bundan kaynaklı..

Sıradaki şarkı bana gelsin:

''Tak etti canıma, bu maskeli balo.
  Bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri....''


Samimi ve öz eleştirili günler,
Sevgiler:)

NeclaK












16 Ocak 2014 Perşembe

spor yap(ama)mak!



Düzenli spor yapan insanlara hayranım. Onlar benim için doğaüstü güçlere sahip kişiler! Öyle olmalılar çünkü, o enerjiye başka türlü sahip olunamaz!
Şahsen benim en yoğun spor yaptığım anlar; düğünlerde çektiğim halaylarla çalıştırdığım bacak kaslarımdan ve  temizlik yaparken vileda ya da süpürgeyi yukarı aşağı itip kakarken hafiften çalıştırdığım kollarımdan ibarettir. Onlar da hala güçlenemedi anasını satayım. Bi pazu falan yapabilmişliğim yok yani hala..

Zaten bunu bir yaşam biçimi haline getirmediği sürece istikrar gösterenini de görmedim hiç etrafımda. Spor salonlarına düzenli üye olarak 6 aylık ödemesini kredi kartından cart diye çektirip, 2.haftadan sonra iş çıkışı spor salonu yerine McDonald's'a gidenini daha çok gördüm:)) Allahtan o 'caart' kısmını yapabilecek bütçeyi ayıracak halim olamadı hiç, yoksa onlardan biri de ben olabilirdim:)

***
Lisede beden derslerinden her fırsatta kaçan biri olarak, sporun insan hayatında aslında epey önemli olduğu bilincine ulaşmam 20'li yaşlarımı buldu. İlk adım olarak, ham ve güçsüz kalmış bünyemi en az yoracak daldır diye düşünerek yüzme dersleri almaya başladım. Henüz 2 ders almıştım ki, ertesi sabah böbrek taşı düşürdüm. Kesin üşüttüm dedim ve o çektiğim sancıyı tekrar yaşama korkusuyla yüzme hayatıma veda ettim. Halbuki yurdumuzu Avrupa'da temsil ederek altın madalyayla geri dönmeye çok yaklaşmıştım:))
Tabi o taş üşütmeden falan olmuyor, bünye yapmış işte. Ama yaş küçük, naparsın. Cahiliyet dönemi:/

***

Yıllar sonra; en iyisi düzenli spor yapan yakınlarımın kuyruğuna takılayım, yaptıkları her spor aktivitesini izleyeyim ve motive olayım diyerek sürekli tenis oynadıkları kortlarda top toplayıcı olarak işe başladım. Sonra ne mi oldu? Seneler geçti, hala onları izlemeye gittiğimde sadece top topluyorum!

Hakkaten yaw, niye hiç yol alamadım ki ben? Bir yerde bir şeyi eksik yapıyorum ama nerde? :P

***

Ama umudumu kaybettim sanmayın, bir süre sonra her akşam uzun yürüyüşler yapma kararı aldım. ''Genellikle çok yürüyen bir insanım zaten, o yüzden bana koymaz. Bunu sağlık ve spor amaçlı, belli bir istikrarda da rahatlıkla yapabilirim, neden olmasın'' diye düşündüm! Oturduğum evler çoğunlukla deniz kenarlarına yakındır. Planım; her akşam (ya da günaşırı) iskeleye doğru  inmek, kulaklığımı takıp sahilden kaptırıp asgari 1 saat yürümek üzerineydi.
Gel gör ki, 2 gün sonra bahanelerim bu konudaki azmimden daha güçlü çıktı:

''Offf, bugün işyerinde çok yoruldum! Bu akşam dinleneyim, yarın yürürüm. ''
''Hafta içi çok zor oluyor bu iş, sadece hafta sonları yapayım bari''
''Bu haftasonu programım var, iptal de edemem, tüh! Haftaya artık..''  vs...vs..vs...

***

Baktım hiçbir türlü olamıyor, anladım ki son çare; Ebru Şallı ile Pilates!
Hem dışarı çıkma derdi de yok, ''alırım DVD'mi evde takılırım mis gibi'' dedim ve güneşli bir pazar günü hevesle bu macerama başladım. Başladım dediysem, sanmayın ki devamı geldi! İlk ve tek ve de son denememi aynı güne hatta aynı 15 dakikaya sığdırdım:) İlk 5 dakika iyiydim, 10. dakikada o ''nefes aaall'' dedikçe, ben #dirennecla demeye başladım ve 15.dakikayı görebilmiş olduğum için kendimi tebrik ederek bir Çubuk Kraker açıp, hissiz hale gelmiş k.çımın üstüne oturdum! Kalan 1,5 saati izlerken de kanepede sızmışım:)  Anlayacağınız; pilates yapacağım diye patates oldum!

Ama o kadın kesinlikle insan değil! Diyim ben size.. Etrafındaki toplara ve ağırlıklara görünmez bir kablo ile bağlanmış değişik türde bir canlı! İçine ''nefes aaall veeerr, aaalll veerrr'' diye bi replik koyup, o minderin üstüne atmışlar, gitmişler. Resmen kendini ortadan ikiye ayırıyor ve bırak yorulmayı, yüzünde azcık bi zorlanma ifadesi olsun di mi onca acayip hareketi yaparken.. Yok, nerdee? Sürekli sırıtıyor. Pis, gıcık, kemik torbası şey...! Ne? Kıskanmak mı? Aslaaa! :P

Ayrıca, izlemesi daha zevkliymiş valla:) Hem o komutlar ninni gibi geliyor, hem de yeni bi tür film izler gibisin: Romantik-Aksiyon :)

***
Son zamanlarda bu işi düşünce gücüyle yapabilme üzerine çalışmalarım var.Evrene talebimi yolladım ama henüz bir geri dönüş alamadım:) Yani, hiçbir sabaha sıkı karın kaslarıyla uyanamadım daha.. Bir başarı sağlarsam sizlere de bildiririm:))

Allahtan babamdan miras bir sıskalık geni taşıyorum. Sağlık için spor yapma denemelerimle vardığım sonuç malumunuz! Bir de fazla kilolar sebebiyle yapmak zorunda olsaydım, bu başarısızlıkla pilates topuna dönerdim kesin. O zaman Ebru Şallı ile kollektif çalışabilirdik:)

Ne yapalım, ben de yazı yazıyorum bol bol. En azından parmak kaslarımı hergün düzenli çalıştırıyorum:) Hem sonuçta ben de zeki, çevik ve ahlaklıyım. Ata'm beni böyle de severdi bence. Sporcu olmak şart mı yani? :P


Bol hareketli ve enerjik günler dilerim:)
Sevgiler,

NeclaK



13 Ocak 2014 Pazartesi

Kötüyüm ben!



İki kişi birbiriyle bir iletişim problemi yaşasa, ikisinin de fikri; kesinlikle kendisinin doğru olduğudur! Yanlış davranan mutlaka diğeridir. Bu kesindir.. öyledir.. 'değişmez'dir..!
Bu sebeple de arada bir de ''kendimle azcık bi yüzleşsem mi?' demek gereksizdir.! Çünkü, -her iki taraf için de- kendisinin her sözü ve davranışı, iyilik, vefa, anlayış zeminine kuruludur. Bir yanlışı yanlışlıkla yapma ya da yanlış anlama olasılığı bile yoktur:) Malum; her detayı düşünür ve hep empati ile yaklaşır ve her şeyin farkındadır o!

***

E peki kime sorsak böyleyken, gerçek hatalı kim? Herkes bu kadar iyiyken, her olaya güzellikle yaklaşıyorken, bu çatışmalar nasıl yaşanıyor? Kaynağı kim? O şarkılarda türkülerde bile sık sık geçen 'dil yara'ları nasıl açılıyor? Ve hangi mükemmel(!) davranışıyla üzebiliyor insanlar birbirini?

Başka bir deyişle; kim o Gargamel yahu ?

Tabi ki benim o!
Evet doğru duydunuz, o aranan 'kötü insan' benim.! Hepiniz o kadar iyisiniz ki, bazen sıkıcı olmaya başlıyorsunuz. Ve ben de arada bir bu tatlı gidişe biraz dur demek için hemen Erol Taş gülüşümü takınıp ortaya çıkıyorum ve problem çıkarıyorum. Nı ha ha haaa!:P Çünkü Şirinler'den nefret ederim! Hem bence, bu kadar muhteşemlik bu dünyaya fazla !

***

Ben, her eve lazım bir günah keçisiyim. Benimle tüm ağırlıklarınızdan kurtulursunuz. Nasıl mı? E vicdan yüklerinizi devretmek ve kuşlar gibi özgür olmak için her yerde beni aramıyor musunuz zaten. Atın üzerime, hafifleyin.. Ve gece rahat bir uyku çekin :!
Siz hepiniz birer pırlantasınız çünkü. Bu kahpe dünyada sadece ben çamurlaştım..
Ve siz 'kusursuz' insanlar; yol açtığım hiçbirşeyi haketmiyorsunuz.. Niyetleriniz o kadar iyi ve yürekleriniz o kadar lekesiz ki, banyodan henüz çıkmış mis gibi bir bebek poposu kadar tatlı ve masumsunuz hepiniz:) Oysa ben tam bir....... neyse... Allah benim cezamı fena verecek vallahi..

Bir gün sizinle herhangi bir sorun yaşarsak kendinize dönmeyin sakın. Çünkü, tabi ki tek bir hatanız, pürüzünüz yok. Ak birer kaşıksınız her zaman..Valla ben hiç olamam öyle yaw. Ne kadar zor bişey! Bravo sizlere.. Bunca kötü huylu ve art niyetliliğime rağmen bazen imrenmiyor da değilim, ne yalan söyleyeyim.. Ama sonuçta bu benim kendi seçimim. Siz hepiniz nefsinizi yok edip başka mertebelere ulaştınız ve acayip erdemli insanlar oldunuz. Gayretiniz hep sevaplar üzerine.. Bir ben fena günahkarım!
Beni de anlayın ama! Empati kurmak zoruma gidiyor. Kim uğraşacak? Özveri ister o işler, -ki o da bende ne gezer...

Ben kendimi sizler kadar iyi ifade etmeyi de bilmem. Konuşmam da, dinlemem de.. Amaan, zaten nasıl olsa siz her zaman haklısınız! Bırakın, içimde kalsın öyle. İçerde yerim kalmadıysa, havada kalır. Hem öylesi daha havalı ;)

Ve tabi ki; - artık bunu da söylememe gerek bile yok sanırım ama -  dünyanın bütün yalanlarını da sadece ben söyledim! Tahmin ettiğiniz gibi.. Dolayısıyla; siz zaten her zaman doğrunun ve haklının yanındaydınız. Sakın ötesini sorgulamayın bile, vallahi darılırım! Yüzde yüz benim o.. 
Ya da; kedidir kedi :P

***

Siz derin düşünüp, derin yaşayıp, duyarlılık, sağduyu falan gibi manevi değerlerinizle takıladurun öyle. Ben her zaman yüzeysel kalacağım. Gerisini de anlamam. Siz de beni anlamazsınız. Malum hep yanlış, hep kötü ve vefasızım.. Sizler ise; kusursuz! 

Başarılarınızın devamını dilerim...

NeclaK 






7 Ocak 2014 Salı

uzaklaş-ma.



Hepimizin hayatında 'uzaklaşmak' istediğimiz dönemlerimiz olur. Kısa süreliğine, uzun süreliğine ya da hiç dönmemek üzere... ''Ah şu otobüse binip gitsem'', ''Ah o gemide ben de olsaydım''.....
O araçlar nereye gidiyordur bilmeden, gittiğimizde ne olacak, ne yapacağız düşünmeden, içimizden öyle birden çıkar o kelime: Uzaklaşsam!

***

Yakınlaşmak istediklerimiz bizden uzaklaştıkça o ağırlığı taşıyamaz oluruz ve uzaklaşmak isteriz.
Daha iyi anlaşılma isteği ile gönlümüzü açtıkça, anlamak istemeyen yüreklere çarparız ve uzaklaşmak isteriz.
Yoruluruz, inciniriz, yalnız hissederiz. Sonra da bu hislerin içimizde açtığı yaraları iyileştireceğini düşünüp uzaklaşmak isteriz..
Bulunduğumuz yerde beynimizdeki, elimizdeki, dilimizdeki zincirleri kıramadığımız için uzaklaşmak isteriz..

Hep söylediğimiz o meşhur ''kalabalıklar içindeki yalnızlık'' hissinden daha kötüsü; ''yalnızlığımızın içindeki kalabalıklar''dır. Kafamızın içindeki susmayan sesler, bir türlü ifade edemediğimiz duygular,  konuşamadığımız, konuşsak da anlatamadığımız, anlatsak da doğru anlaşılamadığımız kişilerin hayaletleriyle dolu bomboş odalardır o kalabalıklar... Kalabalık bir ruh ve o ruhu çevreleyen yapayalnız bir beden..
Ve nihayetinde delirmemek için uzaklaşmak isteriz..

Bazen kötü huylarımız, bazen de aksine iyi huylarımız yüzünden huzuru bulamayız bir türlü. Saygılıyızdır saygı bekleriz, inceyizdir incelik bekleriz, dürüstlük, doğruluk, özveri, sevgi vs..vs.. heep bekleriz.. Ve beklentilerimiz karşılıksız kaldığında da mutsuz olup, içimize döneriz. Sertap'ın o çok sevdiğim 'İncelikler Yüzünden' şarkısındaki gibi :
''Siz yine de incelikli davranın,
 Benim kadar değilse de....''  deyip uzaklaşmak isteriz..

***

Bu istekle başa çıkmamızı sağlayan sahip olduğumuz güçtür. Fakat gücümüzü ortaya koyabilmek için sevgiye ve bu sevginin koşulsuzluğuna inanmaya ihtiyacımız var. Küçük bir bebek gibi.. Ve bunun için de, hayatında en az bir kişinin önceliği olmalı insan..Her sıkıntıdan birlikte uzaklaşacağı, aldığı nefesi anlamlandıran birinin..!
Çünkü birinin önceliğiysen; kimse seni anlamadığında o mutlaka anlar.. Herkes senden çok kolay vazgeçtiğinde o hep yanındadır.. Kırıldığında üstüne basıp gitmek yerine toplayıp yapıştırır.. ''Ben'' deyip arkasını dönmek yerine ''Biz'' deyip elini tutar.. Yok saymaz seni , aksine her şartta var eder..
Annedir, kardeştir, sevgilidir.. Her hangisi olursa olsun, o 'O'dur..'O güç'tür..

Benim gücüm kalmadı ama az da olsa umudum var..O da bitince gideceğim sanırım! Umarım sizin içinizdeki hep çoğalarak büyüsün.. Ve yaşamınız; gönlünüz nasılsa hep öyle olsun. Yanınızda da yine gönlünüz gibi insanlarınız olsun. Onlarla yakınlaşın, uzaklaşacaksanız yine onlarla birlikte uzaklaşın. Ama onlardan uzaklaşmayın...


''Eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
 Ölüm var zira...''

Can Yücel


NeclaK